evrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
evrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Eylül 2018 Çarşamba

BAVUL ACADEBİ

Doğanın Yasaları Neden Mantığa Aykırı Geliyor?




Kuantum mekaniği yada görelilik kuramını tartışmazken evrim teorisi neden bu kadar tepki gösteriliyor?

Siyasetçiler çocukların madde,enerji,uzay ve zaman konusunda diğer teorilere de aşina olmasını talep ediyor?

 Oysa bu teoriler üzerine çalışan bilim adamların bazı felaketlerde neden olurken karşılaştırdığınızda Darwin’in fikirleri pek de tehlikeli değildir. Evrim teorisi basit ve net bir esasa,en uyumlu olanın hayata kalması ilkesine dayanır.



Görelilik kuramı veya kuantum mekaniği bir şeyin yoktan var olabileceğini; zamanın ve uzayın bükülebileceği veya kendi aynı anda farklı konumlarda olabilir düşüncesi gayet normal gelirken doğanın yasaları neden mantığa aykırı geliyor.


İnançlarımızın çelişmediği için belki de bu kadar kızdırmıyor.İnsan gözü lens,kornea ve retina başta olmak üzere sayısız küçük parçanın bir araya gelmesiyle oluşmuş son derece karmaşık bir sistemdir.

Milyonlarca yıl içinde küçük adımlarla evrimleşmiştir.Evrimsel açıdan bakıldığında insanın özüne en yakın şey olan DNA’mız,bir sonsuzluk makamı olmaktan çok bir mutasyon ve değişim aracıdır.

 Evrim teorisinin en temel iki mekanizması, mutasyon ve doğal seçilimdir.

Devamını Oku

28 Ağustos 2018 Salı

BAVUL ACADEBİ

Seçimlerimizde ÖZGÜR DEĞİLİZ



Kimi Mercedes yerine Toyota almayı tercih ediyor,Kimileri tatil için Paris seçerken bazıları Tayland’ı seçiyor.Pek çok deneyde bu kararları alan tek bir benlik olmadığını gösteriyor; Aldığımız kararları içimizde sürekli çelişen ve çatışan farklı oluşumlardan doğmaktadır.


 Daha iyi anlaşılması için üç aşamalı bir deney gerçekleştiriliyor.Deneyin ‘kısa deneme’ olarak adlandırılan etabında katılımcılara ellerini bir dakikalığına 14 derece ısıda su dolu bir kaba sokarlar; Bu sıcaklık seviyesi deneklere acı vermese de rahatsız edebilecek bir soğukluktur.
Altmış saniye sonra deneklere ellerini çıkarmalarını söylenir. Uzun deneme süresinde  katılımcılardan diğer ellerini aynı ısıda su dolu başka bir kaba yerleştirmelerini istenir; Bu sefer kaba ilave olarak belirli süreden sonra bir miktar sıcak su eklenir.
Deneyin üçüncü kısmında ise iki denemeden birini tercih ederek tekrarlamaları istendiğinde katılımcıların %80’i uzun denemeyi tekrarlamayı tercih eder;
Deneyimleyen benliğimiz için uzun denemenin daha kötü olduğu ortadır. Uzun denemede sıcak su ilave edilmesi hala rahatsız edicidir.
Anlatıcı benlik ise bir deneyimin değerini,deneyimi oluşturan olayların içindeki dönüm noktalarının ortalaması üzerinde belirlenir; Soğuk su deneyinde suyun soğuk olduğu ve sonrasında sıcaklığı artığı kısmın ortalamasını alır ve ‘suyun biraz daha ılık’ olduğu sonucuna varır.
Son Kademede
Evrim bu hileyi çok öncesinde kullanmıştır. Doğum sırasında kadınların yaşadığı dayanılmaz acılar düşünüldüğünde hiçbir kadın tekrardan doğum gerçekleştirme ihtimali düşüktür; Ancak sonrasında hormon sistemi ağrıyı azaltan ve rahatlamayla beraber mutluluk hissi de yaratan kortizol ve beta-endorfin hormonları salgılanır.


Devamını Oku

20 Ağustos 2018 Pazartesi

BAVUL ACADEBİ

EVRİM Teorisi

                               
“Lamarck(1744-1829) Evrim Teorisi” denildiğinde akla gelen ile günümüzde “Evrim Teorisi” denildiğinde anlaşılan arasında çok ciddi farklar bulunmaktadır. Türlerin birbirlerinden değişerek oluştuklarını ifade eden detaylı bir biyolojik teoriyi ilk olarak ortaya koyma ayrıcalığı Lamarck’a aittir.

Lamarck, evrim sürecinin yavaş aşamalarla gerçekleştiğini ve birçok nesil geçtikten sonra yepyeni bir türün oluştuğunu söyledi. Evrim, ufak aşamaların zaman boyutu içerisinde birbirine eklenmesiyle gerçekleşen dikey bir aşamaydı ve bu yüzden hissedilemiyordu.

 Canlıların kompleks ve mükemmel yapısı çok uzun bir zaman sürecinde oluşmuştu
Lamarck, çevredeki değişikliklerin canlılarda yeni ihtiyaçlar doğurduğunu, bu ihtiyaçlar sonucunda canlıların hareketlerinin bedenlerinde değişiklikler oluşturduğunu ve bu değişikliklerin sonraki nesillere aktarıldığını söyledi.

Darwin, Lamarck’tan 50 yıl sonra Türlerin Kökeni adlı eserini (1859) yazdıktan sonra da Lamarckçılık yepyeni formatlarla savunulmaya devam etti. Ancak 20. yüzyılın ilk yarısında genetikteki gelişmeler Yeni-Lamarckçılığın ilerlemesini durdurdu. Darwin’in doğal seleksiyon fikrini savunanlara karşı Lamarckçılık, canlının çevresel faktörlere tepki verdiğini ve kendine içkin özelliklerle evrildiğini savunuyordu ki bu yaklaşımı daha ümitvar, daha pozitif bir yaklaşım olarak değerlendirenler oldu: Hayat, doğanın içinde cevap veren aktif bir unsurdu, çevresel faktörlere karşı pasif bir konumda değildi. 

Bazı Marksistler, Evrim Teorisi’ni birçok yönden destekleseler de “doğal seleksiyon” fikrini kapitalizme yakın buluyorlar ve güçlünün ayakta kalmasını söyleyen bu fikre karşı Lamarck’ı destekliyorlardı.Bu da ilerleyen sayfalarda görülecek olan, bilimsel yaklaşımların siyasal ideolojilerden ve sosyolojik ortamdan tamamen bağımsız olarak değerlendirilemeyeceğinin, sosyolojik unsurların bilimsel çalışmanın yapıldığı ortamı ve yapılış tarzını (paradigmayı) etkileyebildiğini gösteren örneklerden birisidir



ERASMUS DARWIN


 Erasmus Darwin (1731-1802), “Evrim Teorisi” ismiyle bütünleşmiş olan Charles Darwin’in dedesidir ve eserlerinde torunundan önce canlıların bir evrim süreciyle oluştuğunu savunmuştur. Onun eserleri, kendi döneminde özellikle Alman doğa felsefecilerinin ilgisini çekmiştir.
 Ama modern zamanlarda, Charles Darwin’in dedesi olması onun asıl ilgi çekme sebebi olmuştur. Erasmus Darwin, Lamarck ile aynı dönemde, hatta ondan birkaç yıl önce, onunkilere çok benzer fikirleri savunmuştur. O da, Lamarck ve 18. yüzyılın birçok düşünürü gibi daha basit olan canlıların “kendiliğinden türeme” yoluyla oluştuklarını savunuyordu.

 Lamarck ile asıl önemli benzerliği, canlıların çevreyle etkileşim sonucunda yeni özellikler kazandıklarını ve bu özellikleri sonraki nesillere kalıtım yoluyla aktardıklarını söylemesidir. Erasmus’un 1794 yılında yazdığı ve en önemli eseri olan Zoonomia’da, sonradan kazanılan özelliklerin aktarılmasının evrimdeki rolüne ilişkin sözlerini Fairfield Osborn, bu yaklaşımın ilk ifade edilmesi olarak göstermektedir.

Charles DARWIN


Her ne kadar Darwin’den (1809-1882) önce canlıların evrim geçirdiği ortaya konulmuş, Darwin’den sonra genetikteki ilerlemelerle görüşlerinde düzeltmeler yapılmış olsa da “Evrim Teorisi”  birçok kişinin zihninde Charles Darwin ile özdeşleşmiştir. Hatta birçok kişi “Evrim Teorisi” ifadesi yerine “Darwinizm” demeyi tercih etmektedir.

Charles, daha önce dedesinin Zoonomia adlı eserinde okuduğu bu görüşlerden başta çok etkilenmediğini söyler fakat bu sürecin kendisinin Türlerin Kökeni’ni yazmasını desteklemiş olabileceğini de belirtir
 Charles Darwin, 1836’da Beagle yolculuğunu bitirir, 1837- 1839 yılları arasında Beagle gezisiyle ile ilgili notlarını yayına hazırlar ve Türlerin Kökeni’ni yazmak üzere ilk not defterini açar.

Darwin en ünlü eseri olan Türlerin Kökeni’ni ilk olarak 1859 yılında yayımlar, bu eser dışında on dokuz kitap daha yazmıştır ama hiçbiri bu eser kadar önemli değildir.

Tam adı şöyledir: Doğal Seleksiyon Yoluyla Türlerin Kökeni Üzerine ya da Yaşam Mücadelesinde Avantajlı Irkların Korunması; Orijinal İngilizce adı: ‘On The Origin of Species by Means of Natural Selection or The Preservation of Favoured Races in The Struggle for Life.
 Bu çalışma, Darwin’in Evrim Teorisi’ni ilk  olarak açıkladığı çalışmadır. Darwin’in bu çalışmasının adından da anlaşılacağı gibi, onun Evrim Teorisi’nin en önemli unsuru “doğal seleksiyon”dur. (Seleksiyon ifadesi ‘ayıklanma’ ve ‘seçilim’ olarak da çevrilmektedir.) Bu çalışmasında; 1837 yılından beri tuttuğu notlarından, 1838 yılında okuduğu Papaz Malthus’un Nüfusun İlkeleri adlı eserinden, 1842’de hazırladığı kuramının 3-5 sayfalık özetinden, 1844’te bu özeti 230 sayfaya genişletmesinden ve 1856’daki Lyell’in teşvikleriyle giriştiği çalışmalarından yararlandı. 

1858 Eylülü’nde Lyell ve Hooker’ın ısrarlı tavsiyeleriyle 13 ay ve 10 günlük bir çalışmayla 1859 yılının Kasımı’nda Türlerin Kökeni’ni yayımladı. Daha sonra önemli eklemeleri ve düzeltmeleri olduysa da Darwin’in “başyapıtım” dediği eserinin özü diğer baskılarda aynı kaldı.252 Eser 1860’ta 2. baskısını, 1861’de 3. baskısını, 1866’da 4. baskısını, 1869’da 5. baskısını, 1872’de 6. baskısını yaptı ve her baskıda düzeltmeleri oldu. 

Kaynak : Caner Taslaman 

Devamını Oku

17 Ağustos 2018 Cuma

BAVUL ACADEBİ

Sözleşme Koşulları



İyi ve kötünün net bir şekilde ayrıldığı hikayeleri severiz fakat ‘Bütün bakteriler ölüm’ düşüncesi ile ‘bakteriler bizim dostumuz’ düşüncesi aynı derece de yanlıştır çünkü evrimin işleyişi böyle değildir.Evrim en uyumlu  ilişkilere bile çatışma yükler.

Mikroorganizmaların dünyasından bir süreliğine çıkıp biraz daha büyük düşünürsek bunu daha kolay anlayabiliriz.


Öncellikle ‘önemli ile uyumlu  kavramlarını birbirinden ayırmamız gerekir. Mikrobiyom inanılmaz derecede önemlidir ama bu uyumlu olduğu anlamına gelmez’ diyor evrimsel biyolog Toby Kiers.


Her iki ortak da fayda sağlıyor olabilir ama ortada işin doğası gereği gerilim vardır.Simbiyoz çatışmadır; çatışmaysa asla tamamen çözülemez.

Nasıl olur da içimde çokluklar barınabilir ?


İçimizde çokluklar barındırmak tarım yapmaktan çokta farklı değildir. Her ne yetiştirmek istiyorsak onu besleyebilmek için uygun sıcaklık ve toprak bulundururuz. Fakat onları vücut kimyamıza güvenerek  sınırlandırıyoruz.

Mikroplarımızla aramızda her zaman bir anlaşma var, aramızdaki anlaşmayı güçlendirmek için pek çok yöntemimiz var.

Ne yazık ki biz insanlar, bu anlaşmaları kasten olmasa bile anlaşmayı bozmak için de bir o kadar yöntem geliştirmiştir.

Devamını Oku

11 Temmuz 2018 Çarşamba

BAVUL ACADEBİ

Panama’da Bir Grup Beyaz Yüzlü Kapuçin Maymunu da Taş Devrine Girdi




Panama’daki Smithsonian Tropik Araştırma Enstitüsü, yıllardır maymunların taş aletler kullandığı uzak bir adadan bahsediyorlardı.
Bir botanikçi, uzun zaman önce yapılan bir araştırma sırasında bu olaya şahit olmuştu – ancak o zamanlar faunadan ziyade floraya daha fazla ilgi duyan araştırmacı, bu olay üzerinde pek durmamıştı. Çünkü bölgeye tekrar geri dönüp araştırma yürütmek; yeni maddi kaynakları, yaklaşık 56 kilometrelik bir tekne yolculuğunu, yoğun tropikal orman içerisinde yüzmeyi, kayalık bölgede tırmanmayı gerektirmesi gibi oldukça zahmetli bir iş olarak görünüyordu. Dolayısıyla bu olay, bir süre boyunca yalnızca bir söylenti olarak kaldı.
Ancak geçen yıl, Max Planck Enstitüsü’nden araştırmacılar, Panama Coiba Ulusal Park’ına ulaştıklarında gördükleri şeyin orada olmaya değdiğini fark ettiler: Küçük beyaz yüzlü kapuçin maymunları, deniz kabuklu hayvanları, kabuklu yemişleri ve diğer yiyecekleri açabilmek için vücutlarının neredeyse yarı ağırlığındaki taşları bir çekiç gibi kullanıyorlardı.
Bu kapuçinler, kendi cinsleri içerisinde taş alet kullanan ilk grubu oluşturuyor ve bugüne kadar da insan dışında taş alet kullanan dördüncü primat gurubu olarak kayıtlara geçti.

Daha da garip olanı, Jicaron’un yanı sıra maymunların bulunduğu iki yakın adanın da incelenmiş olmasına rağmen, alet kullanımı, yaklaşık 1.5 km uzunluğundaki kıyı şeridini işgal eden bir grup kapuçin arasında gözlemlendi. Araştırmacılar, alet kullanımının görülmediği bölgelere “deneysel” çekiç ve örsler bırakmış olsa da, maymunların bu aletleri görmezden geldikleri görüldü.
Akıldaki soru ise; görünüşte önemli olan bu davranış neden bütün adaya yayılmadı? Alet kullanan bu tek grubu özel kılan nedir?
Bu yeni çalışma, ön baskı sitesi bioRxiv‘de yayımlandı. Yani makale, henüz hakemli bir dergide yayımlanmadı ve resmi olarak başka bilim insanlarının incelemesine henüz tabi tutulmadı. Ancak Arizona State Üniversitesi’nden bir davranış ekolojisti olan Joan Silk, çalışmanın “bu yeni gözlemin dikkatli ve güzel bir tanımlayıcı analizi” olduğunu belirtiyor.

Devamını Oku

10 Temmuz 2018 Salı

BAVUL ACADEBİ

Beynin Moleküler Evrimi

Nörojenez, sinir kök ve projenitör hücrelerinden nöronların üretildiği bir süreçtir. En fazla doğum öncesi dönemde aktif olmaktadır.

Beyin gelişimi belirli bölgelerdeki ve hücre tiplerindeki genler ile yönlendirilmektedir. Bu genlerin ekspresyonu, yani DNA’ya gelen emirler ile bu parçalardan üretilen anlamlı ürünlerin yani proteinlerin üretilmesi anlamına gelir ve yine bu yolla belli zaman aralıklarında on-off (açık-kapalı) konuma gelen genlerin aktivitesi birçok gelişimsel fenomenin olduğu gibi beyin gelişiminin de temelinde yatar. Ancak şimdiye kadar bu aktivite sırasında, seviyesi, lokasyonu ve zaman aralığı ve de özellikle nörogenez sırasında kromozom üzerindeki bu açık-kapalı faz değişimleri bir harita ile açıklanmamıştı.
ATAC-seq adı verilen bir moleküler biyoloji tekniğinden yararlanan UCLA araştırmacıları nörogenez sırasında aktif olan beyin bölgelerini haritaladı ve bu veriyi, aynı beyin bölgelerindeki gen ekspresyonu verileri ile birleştirdi. Araştırmacılar aynı zamanda daha önce yayımlanmış olan kromozomlardaki katlanma kalıplarını ortaya koyan araştırmaların verilerini de kullandı. Kromozomal katlanıp açılma süreçleri genetik bilginin yazılıp okunmasını birinci dereceden etkilediklerini gösterdiler.

Tüm bu bilgiler bir araya getirilerek nörogenezin ardındaki temel düzenleyici ve yönetici elementler tanımlandı. EOMES/Tbr2 geni bunlardan birisi ve kapalı konuma geçtiğinde ileri düzeyde yanlış beyin gelişimine ve yanlış organizasyonel oluşumuna neden oluyor.
Araştırmacılar hedeflenen belirli genlerin rollerini tespit etmek için son yılların en önemli gelişmelerinden biri olan CRISPR teknolojisinden faydalandı. Bu teknik sayesinde de, DNA’nın belirli bölgeleri çıkarılıp, düzenleyici altyapısında yapılan değişiklikler ile o genin ekpresyonu ve dolayısıyla nörogenez üzerindeki etkileri yeniden belirlenebildi.
Araştırmacılar haritalama sayesinde ilerleyen yaşlarda ortaya çıkan ve gelişen şizofreni, depresyon, ADHD ve nevrotizm gibi psikiyatrik bir takım rahatsızlıkların, fetüsteki beyin gelişimi sırasında yazılabileceğini ve temellerin bu kadar erken gelişimsel fazlarda atılabileceğini ortaya koydu. Hatta bir insanın entelekt potansiyeli ve yeteneklerinin sınırları dahi nörogenez sırasında, bir raddeye kadar belirleniyor.


Araştırmacılar tüm bunlarla birlikte, insan serebral korteksinin diğer primatlara oranla çok daha büyük olmasının ardındaki mekanizmayı da açığa çıkardı. Bir genom sekansı veya dizisi tanılayan araştırma ekibi, bu dizinin fibroblast büyüme faktörü ekspresyonunu değiştirdiğini böylelikle hücre çoğalması ve bölünmesinin ve hatta hücrelerin belirli görevler almasını düzenlediğini keşfetti. Bu genom sekansı farelerde ve diğer primatlarda bizde olduğundan çok daha az aktivite gösteriyor.
Devamını Oku

12 Haziran 2018 Salı

Unknown

Beyinciğin Yeni Bir İşlevi Keşfedildi


Beyinciğin Yeni Bir İşlevi Keşfedildi




      Beynin en iyi bilinen bölümlerinden biri olan serebellum (beyincik), beynin toplam hacminin sadece % 10’unu kaplamasına rağmen, beyindeki toplam nöron sayısının % 50’sinden fazlasını içerir.

 Tüm bu işlem gücüne karşılık, beyinciğin büyük oranda bilinçli farkındalığın sınırları dışında da işlev gördüğü, ayakta durmak ve nefes almak gibi fiziksel aktiviteleri koordine ettiği düşünülüyordu.

Fakat Nisan 2017`de Nature dergisinde yayımlanan  bir çalışmada, sinirbilimciler insan davranışını motive eden ve şekillendiren ödül tepkisi sisteminde beyinciğin de önemli bir rol oynadığını keşfettiklerini açıkladılar.

Bu çalışma, yüzyıllardır esas olarak motor beceriler ve duyusal girdiler ile ilişkilendirilmiş olan bu küçük bölge için yeni araştırma alanları açmakla kalmayıp, beyinciğin büyük bir kısmını oluşturan ve granül hücreleri  olarak bilinen nöronların, daha önce düşünmediğimiz biçimlerde fonksiyonlar  gösterdiğini öne sürüyor.

Beyincik içerisinde çok sayıda nöronun yer aldığı göz önüne alındığında, beyinciğin, beynin görevlerini  nasıl yerine getirdiğine dair oluşturulan büyük resimdeki işlevselliğine ilişkin çok az ilerleme kaydedildiğini söyleyebiliriz.

Bu kopukluğun büyük bir kısmından sorumlu tutalan yaklaşım ise, beyinciğin sadece motor becerilerde rol oynadığı varsayımına dayanmaktadır.
Beynin arka kısmına yerleşerek, beyincik, beyin zarındaki bir bölge olan ve planlama, kontrol ve bilinçli yapılan hareketlerde rol oynayan motor korteks ile çok fazla sayıda bağlantı kurmuş durumdadır. 

Beyinciğin, dikkat ve dil işleyişi gibi bilişsel süreçlerle bağlantısı olduğuna yönelik daha önceden elde edilen ipuçları olsa da, granül hücreleri üzerinde yapılan daha önceki çalışmalar, bu hücreleri sadece temel duyusal ve motor fonksiyonlar ile ilişkilendirmişti.
 Bu da; beyinciği hasar almış birisindeki etkileri gözlemlediğimizde anlam kazanıyor. Bu kişiler genellikle dengeyi sağlamada, bir nesneye uzanıp kavramada ve dik durmada zorluklar yaşar. 

Eğer beyincikte bir hasar meydana gelirse, ilk göreceğiniz etki; motor koordinasyon eksikliğidir.
Fakat beyincikte bundan daha fazlası da gerçekleşiyor olabilir. Çünkü beyin kabaca 60 milyar granül hücresiiçeriyor (bu sayı, beyindeki toplam nöron sayısından daha fazla); bu nedenle bu zamana kadar üzerine çalışmalar yürütmek oldukça zor olmuştur.


Beyinciğin, farelerde kasları nasıl kontrol ettiğini anlayabilmek için, Stanford Üniversitesi’nden bir araştırma ekibi granül hücrelerini gözlemleyebilmek adına nöronların etkinliğini gerçek zamanlı olarak görüntülemeye olanak sağlayan “iki fotonlu kalsiyum görüntüleme” adında yeni bir teknik kullandı. 


Görsel telif: Mark Wagner et al.


Buradaki parlak yeşil tonu, esasında “yeşil floresan protein” (İng. green flouorescent protein – GFP) adındaki bir maddenin sonucudur. 
Bu protein, denizanası gibi biyo-ışıldamalı canlılar (kendiliğinden parıldama yeteneğine sahip olma)  tarafından doğal olarak üretilir ve böylece hücrelere çok az zarar vererek genoma eklenebilir. 

Bu madde ayrıca araştırmacıların belirli hücrelerin etkinliğini gerçek zamanlı inceleyebilmesini de oldukça kolaylaştırdı. Sadece hücrenin DNA’sına eklenmesi gerekiyor ve RNA’ya çevrimin yapıldığı veya proteine dönüştürüldüğü seferlerde parıldıyor.

GFP’nin farelerde neyi açığa çıkaracağını görmek için, araştırmacılar farelerin bir manivelayı kaldırdıkları her seferde şekerli suyla ödüllendirildikleri bir mekanizma kullandılar. 

Yapılan deneylerde, beklenen çıktı fiziksel aktivite sonucu tepki olarak beyincikte neler olduğuyken ortaya çıkan şey araştırma ekibini şaşkına çevirdi. 

Görünüşe göre, granül hücreleri ile ödül tepki mekanizması arasında şekerli su ile tetiklenen bir bağlantı vardı. Bazı granül hücreleri, fareler kolu çektiklerinde ateşlendi; fakat bir diğer granül hücresi seti ise fareler ödüllerinin gelmesini beklerken etkinleşti. Ödülü tamamen aldıklarında, bu da beyinikte bir başka granül grubunun tetiklenmesine yol açtı.

Bu, beyindeki bir bölgenin motor koordinasyon ve ödül tepki mekanizmasıyla bağlantılı olduğunu gösteren ilk çalışma değildir. Daha önce de, ön beyinde yer alan bazal gangliyonların bu iki fonksiyon tarafından tetiklendiği bulunmuştu. Bu yeni çalışma, beyinciğin de benzer şekilde karmaşık olduğuna işaret ediyor.
Elbette çalışmanın sonuçları henüz sadece farelerde gözlemlenmiş durumda, yani aynı sonuçlar insanlarda da elde edilene kadar sonuçların eşdeğer olduğundan emin olmamız mümkün değildir.
Fakat beyinciğin, tüm beyin bölgeleri içerisinde beynin en eski evrimsel atalarından biri olduğu düşünülüyor ve beyincik tüm omurgalı sınıflarında benzer şekillerde bağlanmış durumda. Bu nedenle benzer sonuçların insanlarda da gözlemleneceğini düşünebiliriz.








Kaynak: https://bilimfili.com/beyincigin-yeni-bir-islevi-kesfedildi/
Devamını Oku

6 Haziran 2018 Çarşamba

BAVUL ACADEBİ

Dil'in Evrimi




5 veya 6 milyon önce Homo sapiens diğer kuyruksuz maymunlardan ayrılarak iki ayak üzerinde yürümeğe başladığında,vertebral kolunun şekli ve yönelimi ayaklar üzerinde dik durmaya başlamasıyla belirgin bir biçimde değişmiştir.
Omurilik,daha çok açmak gerekirse,içinden omuriliğin uzandığı vertebral kanal son yıllarda evrimsel incelemelerde popüler hale gelmiştir.

Ann Maclarnon,dilin evrimi hakkında insan konuşması üretmek için gerekli olan benzersiz nefes kontrolünün olduğunu dikkat çekiyor. Nefes; göğüs kafesi (interkostal) kasları,diyafram ve diğer kaslar tarafından kontrol edilir.

Bu kasların tümü toraks vertebrasının bulunduğu bölgede omuriliğe bağlanan perifaeral (çevresel) sinirlerle donatılmıştır. MacLarnon’ın araştırması modern insandaki toraks veretbral kanal boyutunun, insan olmayan primatlar veya Homo ergaster gibi ilk insanlar göre daha büyük olduğu göstermiştir.


MacLarnon toraks vertebral kanal boyutunun dilin evrimi için anatomik bir işaretçisi olabileceğini ileri sürmüştür fakat Homo erectus çok küçük bir toraks vertebral kanalına sahipti. Homo erectus’un  dil konusunda bilgi verici olmadığı düşünüldü ve MacLarnon araştırması zayıflamış gibi görünse de , insan omuriliğindeki toraks kalınlaşmasının,konuşma üretimi sırasındaki nefes kontrolü için bir uyarlama olduğunu savunan varsayım hala geçerlidir.
Devamını Oku