bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2019 Perşembe

Gamze oturak

DİŞETİ HASTALIĞI ALZHEİMER NEDENİ OLABİLİR!


Dişeti hastalığınızın nedeni olan Porphyromonas gingivalis adlı bakteri Alzheimer nedeni olabilir. Dişeti hastalığı her üç insandan birini etkilediğinden riskin  ne kadar büyük olduğunu anlayabilirsiniz. Fakat iyi bir haberimiz var, bu yıl büyük klinik denemelerine başlanan bir ilaç, P. gingivalis ‘in ana toksinlerini bloke edebiliyor.  Yayınlanan bilimsel araştırmaya göre bu ilaç Alzheimer durdurabilir ve hatta tersine çevirebilir. Hatta bu hastalık için bir aşı bile yapılabilir.

Beyindeki bakteri

Bu hastalık genel olarak amiloid ve tau proteinlerinin birikimiyle oluşuyor . Bu proteinlerin artışıyla hastalık ilerliyor. Fakat son yıllarda yapılan araştırmalar bunama olmadan da insanların beyninde amiloid plakalar birikebileceğini göstermişti. 

Bu proteinler yönelik yapılan pek çok tedavinin işe yaramaması, bu hipotezin ciddi olarak sorgulanmasına neden oldu. Buna rağmen , bir kanıt amiloid proteinlerin artışını bakterilere korunma mekanizması olabileceğini de gösteriyor. Geçtiğimiz günlerde yapılan araştırmalarda Alzheimer’a neden olanın dişeti hastalığıyla ilgili bir bakteri olabileceğini de ortaya koydu. 

Alzheimer hastası ölen ve yaşayan insanlarda dişeti hastalığı bulundu.  Fakat bugüne kadar bu bakterilerin hastalığa neden olduğu veya beyin hasarından kaynaklı bir durum olduğu belli değildi.

Dişeti hastalığı ilişkisi
Birkaç araştırma ekibi tarafından P. Gingivalis üzerine yapılan araştırmalar beynin Alzheimerla ilgili bölümlerini işgal ettiğini ve enflamasyon yarattığını ortaya koydu. Hatta Alzheimerlı farelerde dişeti enfeksiyonlarının semptomları daha da kötüleştirdiğini ve sağlıklı farelerde Alzheimer benzeri beyin enflamasyonu, nöral hasar ve amiloid plaklara neden olduğunu gösterdi.

 Yeni bir araştırmada Cortexyme’den Casey Lynch gingipainler adı verilen ve P.gingivalis’in kullandığı toksik enzimlere 54 Alzheimer beyin örneğinin % 96’sında rastladı. Ayrıca 3 beyinde bakterinin DNA’sına rastladı. Böylece ilk kez bu bakterilerin plak oluşumundaki ilişkisi  gösterildi. 

Ayrıca yeni araştırmada gingipainlerin tau proteinlerini dilimleyerek, nöronları öldürmesine neden olarak, bunamaya yol açabileceği de ilk kez gösterildi. Kognitif bozunmaya giren hastalarda bu bakteri ve enzimleri yüksek seviyelerde bulundu. Ayrıca bunlarda daha çok amiloid ve tau birikimleri görüldü. Ayrıca araştırma ekibi Alzheimerlı insanları omurilik sıvısında da bu bakteriye rastladı ki, bu uzun süredir teşhis için kullanılan bir metot. 

Ekip farelere P. gingivalis  dişeti hastalığı verdiğinde, beyin enfeksiyonu,amiloid üretimi, tau proteini karışması ve Alzheimer’daki gibi beynin aynı bölgelerinde nöral hasar gözledi. Cortexyme gingipainleri bloke etmek için molekül geliştirmişti. Bunlarda farelere verdiğinde, amiloid birikiminin durduğunu, beyin enflamasyonunun azaldığını ve hatta hasarlı nöronları kurtarıldığını gözlemledi. Ayrıca ekip P. gingivalis ‘i öldürmek için antibiyotik de geliştirdi ama bakteri hemen direnç geliştirerek cevap gösterdi.

Yeni Tedavi Umudu

 Alzheimer olmayan bazı insanlarda da P. gingivalis ve protein birikimleri görüldü ama düşük seviyelerd. Artık amiloid ve tau birikiminin Alzheimer başlamadan 10 ila 20 yıl önceden başlayabileceğini birikiyoruz. İşte bu nedenle P. gingivalis Alzheimer nedeni olabilir ama bu halen bir sonuç sayılmaz. 

Diş eti hastalığı Alzheimer’den çok daha yaygındır. Ancak “Alzheimer, yaşamları boyunca semptomlar geliştirebilecek kadar hızlı bir şekilde gingipain biriktiren ve beyinde hasar oluşan kişilere saldırıyor,” diyor Lynch. 

 Bloke edicilerin en iyileri ilk testleri geçti. Ekip yakında omurilik sıvısı, bilişsel iyileşmeler  ve öncesi-sonrası testleri için büyük bir deneme başlatacak. Ayrıca Melbourne ekibi de bir aşı geliştirmek için çalışıyor.

KAYNAK:
https://www.gercekbilim.com/alzheimer-hastaliginin-nedeni-diseti-hastaligi-olabilir/
⏩https://www.newscientist.com/article/2191814-we-may-finally-know-what-causes-alzheimers-and-how-to-stop-it/







Devamını Oku

28 Aralık 2018 Cuma

Gamze oturak

ARI ZEHRİNDEN ANTİBİYOTİK YAPILDI!

Eşek arıları gerçekten tehlikeli böceklerdir. Agresif oldukları kadar, ölümcül derecede zehirli olabilirler. Diğer taraftan bu zehir sadece insanlar için değil, bakteriler için de çok zehirli .Bilim insanları bu zehri insanları öldürmeyecek ama bakterileri öldürecek şekle getirerek , antibiyotik yapmak istediler. 

Sonuç olarak eşek arısı zehrindeki bakterileri öldüren peptit temel alınarak, fareler üzerinde test yapıldı. “Bu toksik molekülü enfeksiyonları tedavi edecek şekilde yeniden tasarladık. Bu peptitlerin fonksiyon ve yapısını analiz ederek,özellikleri ve aktivitesini yeniden ayarlayabiliyoruz,” diyor MIT’den mikrobiyolog ve immünolog Cesar de la Fuente-Nunez

Gezegendeki tüm canlılar antimikrobiyal peptitler üretir. Kısa aminoasit zincirinden oluşan bu peptitler, hücre membranlarına zarar vererek mikropları öldürürler. Dünya’da her geçen gün antibiyotik direnç arttığından, ölümler artmaktadır. Bu süper mikroplarla savaşmak için bakterilerin direnç göstermeyeceği yeni nesil antibiyotiklere ihtiyaç vardır.


İşte bu nedenle bilim insanları, antimikrobiyal peptitleri antibiyotiklere adapte etmeye çalışıyor ama bu iş kompleks bir işti.

Araştırmacılar Güney Amerika eşek arısı- Polybia paulista’daki özel bir peptiti ele aldı. Bu peptit daha öncesinde kanser tedavileri için araştırılmıştı. 12 aminoasitten oluşan bir peptiti var. De la Fuente-Nunez , “Her bir yapı bloğunun antimikrobiyal aktiviteye ve toksisiteye nasıl katkıda bulunduğunu anlamak için mümkün olduğunca çok sayıda amino asit parçasını mutasyona sokmaya yetecek kadar küçük bir peptit gerekiyor, ” diyor.

İlk olarak ekip, peptitin birkaç düzine varyasyonunu üretti, sonrasında 7 bakteri ve 2 mantar türüne karşı test edilerek, hücre membranlarıyla etkileşimleri incelendi. Araştırmalara göre peptitlerin yapısal ve fizikokimyasal özellikleri mikroplara karşı daha etkili görünüyor.

Rafine peptitlerin toksisitesi laboratuarda geliştirilen insan embriyonik böbrek hücrelerinde denendi. İnsanlar için güvenli dozu oluşturdular. Son olarak  antibiyotik dirençli bakteri Pseudomonas aeruginosa’ya karşı enfekte olmuş farelerde test etti. Bazı farelerde enfeksiyon seviyeleri azaldı. Ancak bir tanesi gerçekten de, yeterince yüksek bir dozda P. aeruginosa’yı tamamen ortadan kaldırdı .

“Dört gün sonrasında, bileşik tümüyle enfeksiyonu temizledi, aslında çok şaşırtıcı ve heyecan verici bir gelişme. Çünkü daha önce denenen antimikrobiyaller veya diğer antibiyotiklerde böyle bir etki görülmedi,” diyor  de la Fuente-Nunez

 Araştırmacılar düşük dozlarda ilacı etkili kılmak için halen yollar arıyor. Her ne kadar daha fazla çalışma yapılması gerekse de, bilim insanları bu antibiyotik dirençli bakterilere karşı bu ilaçların umut vaat ettiğini düşünüyor. 

Araştırma CommunicationsBiology dergisinde yayınlandı

Kaynak
  • https://www.gercekbilim.com/esek-arisi-zehrinden-antibiyotik-yapildi/
  • https://www.sciencealert.com/mit-scientists-have-turned-wasp-venom-into-an-antibiotic





Devamını Oku

3 Aralık 2018 Pazartesi

BAVUL ACADEBİ

Beyin Kronik Ağrılara Tedavi Sinyali Gönderebilir Miyiz?


İlk kez, UNC Tıp Okulu'ndaki araştırmacılar, bir beyin bölgesini zayıf bir alternatif elektrik akımı ile hedefleyebileceklerini, bu bölgenin doğal olarak oluşan beyin ritimlerini geliştirebileceklerini ve eğer kronik alt sırt ağrısı ile ilişkili semptomları önemli ölçüde azaltabileceğini gösterdi.

Journal of Pain  dergisinde yayınlanan ve bu hafta San Diego'daki Nörobilim Konferansı Derneği'nde sunulan sonuçlar, Doktorların bir gün beynin bölümlerini transkraniyal alternatif akım stimülasyonu veya tACS gibi yeni noninvaziv tedavi stratejileri ile hedefleyebileceklerini öne sürmektedir. bu çalışmada araştırmacılar, teorik olarak ortaya çıkan beyin dalgalarını artırmak için kullandıkları kronik ağrının tedavisi için önemliydi.

Carolina Nörostimülasyon Merkezi ve psikiyatri doçent Direktörü kıdemli yazar Flavio Frohlich," birkaç yıldır çok sayıda beyin stimülasyon makalesi yayınladık ve her zaman önemli bir şey öğrendik " dedi. "Ama bu ilk kez kronik ağrı inceledik ve bu, bir çalışmanın üç unsurunun mükemmel bir şekilde dizildiği tek zamandır. Belirli bir beyin bölgesini başarıyla hedefledik, bu bölgenin aktivitesini geliştirdik veya geri yükledik ve bu gelişmeyi semptomlarda önemli bir azalma ile ilişkilendirdik."


Frohlich'in laboratuvarıyla yakından çalışan UNC Tıp Okulu'ndaki Müttefik Sağlık Bilimleri bölümünde Karen McCulloch, PT, PhD tarafından rehberliğinde yüksek lisans öğrencisi olan ilk yazar Julianna Prim, "beyin uyarımı kronik ağrıya sahip insanlara yardımcı olabilirse, hepimizin bildiği opioidlerin yükünü azaltabilecek ucuz, non-invaziv bir terapi olurdu. ciddi yan etkileri olabilir."
Kronik ağrı, dünyadaki sakatlığın önde gelen nedenidir, ancak bilim adamları arasında beyin aktivitesinin durumda nedensel bir rol oynadığına dair fikir birliği yoktur. Frohlich, ağrı araştırma alanının büyük ölçüde kronik ağrının periferik nedenlerine odaklandığını söylüyor. Örneğin, kronik alt sırt ağrınız varsa, neden ve çözüm alt sırtta ve omurgadaki sinir sisteminin ilgili bölümlerinde yatar. Ancak bazı araştırmacılar ve klinisyenler, kronik ağrının daha derinleştiğine, durumun sinir sistemindeki hücrelerin beyindeki nöronların ağları da dahil olmak üzere birbirleriyle nasıl iletişim kurduğunu yeniden düzenleyebileceğine inanıyorlar. Zamanla, teori gider, bu ağlar esasen kronik ağrının bir nedeni haline gelen bir tür nöral rutta sıkışırlar.
Önceki çalışmalar, kronik ağrıya sahip kişilerin anormal nöral salınımlar veya beyin dalgaları yaşadığını gösterdi. Farklı beyin bölgeleri ve çeşitli beyin faaliyetleri ile ilgili çeşitli beyin dalgaları vardır-işleme görsel uyaranlar, ezberleme, yaratıcı düşünme, vb. Konuştuğumuzda, düşünmek, yemek, spor yapmak, televizyon izlemek, hayal kurmak veya uyumak, beyin aktivitemiz elektrik kalıpları oluşturur. EEGs kullanarak ölçebilirsiniz. Bu desenler dalgalanır veya salınır, bu nedenle bir EEG çıktısına yükselen ve düşen dalgalar olarak görünürler.

Beyin aktivitesinin bir türü, uyaranlara katılmadığımız zaman ortaya çıkan alfa salınımları olarak adlandırılır. Sessizlik içinde meditasyon yaptığımızda, duşta hayal kurduğumuzda, hatta atletik aktivite sırasında "bölgede" olduğumuzda bile, alfa salınımları beyne hakim olur. Frohlich'in laboratuarı, bu alfa salınımlarının beynin orta kısmında bulunan ve muhtemelen kronik ağrıya karışan somatosensör kortekste eksik olup olmadığını bilmek istedi. Eğer öyleyse, Frohlich'in ekibi orada alfa dalgalarını artırabilir mi? Ve bu mümkün olsaydı, herhangi bir ağrı kesici olurdu?

Prim ve meslektaşları alt kronik sırt ağrısı olan 20 hastayı işe aldı. Her biri sırt ağrısını "dört" veya en az altı ay boyunca bir ila 10 sübjektif ölçekte daha büyük olarak bildirdi. Her katılımcı, bir ila üç hafta ayrı gerçekleşen iki 40 dakikalık oturum için gönüllü oldu.
Tüm oturumlar sırasında araştırmacılar, hastaların neşterlerine bir dizi elektrot taktılar. Bir oturum sırasında araştırmacılar, doğal olarak oluşan alfa dalgalarını arttırmak için tACS kullanarak somatosensory korteksini hedef aldı. Bir şey düzgün çalışmıyor ve ne olduğundan emin değiliz.daha sonra tekrar deneyin veya bunun yerine bir şehrin, yerin veya adresin yakınında arama yapın. Tüm oturumlar sırasında katılımcılar kafa derisinde karıncalanma hissetti. Sham ve tACS oturumları arasındaki farkı söyleyemezlerdi. Ayrıca, verileri analiz etmekten sorumlu araştırmacılar, her katılımcının sham veya tACS oturumlarına ne zaman uygulandığını bilmiyorlardı ve bu çalışmayı çift kör etti.
Frohlich'in laboratuvarındaki doktora sonrası ilk yazar Sangtae Ahn, frohlich'in ekibinin, kronik alt sırt ağrısı olan insanların somatosensoryal korteksindeki alfa salınımlarını gerçekten başarılı bir şekilde hedefleyebileceğini ve artırabileceğini gösteren verileri analiz etti. Prim ve meslektaşları katılımcıları araştırdıklarında, hepsi subjektif 0-10 ağrı ölçeğine göre, tACS oturumlarını hemen takiben ağrıda önemli bir azalma olduğunu bildirdi. Dikkat çekici bir şekilde, bazı katılımcılar tACS oturumlarından sonra ağrı hissetmediklerini bildirdi. Katılımcılar, sham stimülasyon seanslarından sonra aynı ağrı azalmasını bildirmedi.
Prim," heyecan verici olan şey, bu sonuçların sadece bir oturumdan sonra gerçekleşmesidir " dedi. "Daha uzun bir süre boyunca birden fazla tACS oturumunun etkilerini keşfetmek için daha büyük bir çalışma yapmayı umuyoruz."
Frohlich, laboratuvarının çeşitli kronik ağrıya sahip insanlar üzerinde çalışmalar yapmayı umduğunu söyledi.
"Bu çalışma, bilim adamları ve klinisyenler işbirliği yaptığında mümkün olanın mükemmel bir örneğidir"dedi. "Sonuçta, daha iyi tedaviler, tedaviler ve önleme stratejileri geliştirmek istiyorsak, araştırmacıları bir araya getiren bu tür yeni yaklaşımlar temel öneme sahiptir."

Devamını Oku

3 Kasım 2018 Cumartesi

Gamze oturak

LÖSEMİ


Lösemi Nedir?

Toplumda kan kanserinin türlerinden biri olarak bilinen lösemi, kemik iliğinden kaynağını alan ve kan üreten kök hücrelerinden birinin, çeşitli etkenlerin bir araya gelmesi ile gelişiminin bir basamağında duraklaması ve kontrolsüz aşırı çoğalmaya başlamasıdır. Lösemi öncelikle kemik iliğini, sonrasında da tüm organları ele geçirir. Vücudun kan üretim sistemi olan kemik iliği ve lenfatik sistemi etkileyen lösemi,  tedavi edilmezse ilerleyici seyir gösteren kötü huylu kanserlerdendir. Lösemi; olgunlaşmış akyuvarların kontrolsüz artışına bağlı oluşursa kronik ve yavaş seyirlidir. Olgunlaşmamış akyuvarların kontrolsüz artışına bağlı gelişenler ise akut yani hızlı seyirli olarak tanımlanır. Hızlı seyirli olan kan kanserleri sıklıkla ani başlangıç gösterip özellikle 1-2 ay içerisinde klinik bulgu ve belirti verir. Bu nedenle kısa sürede tanı konulmalı ve en kısa sürede tedaviye başlanmalıdır.
Löseminin tam olarak nedeni bilinmese de özellikle radyasyon, benzen gibi kimyasallara ve tarım ilaçlarına maruz kalmanın lösemi riskini artırdığı bilinmektedir. Kan kanserlerinin en bilinenlerinden biri olan lösemi, hedefe yönelik akıllı ilaçların yanı sıra hastaya özel kök hücre nakil seçenekleri sayesinde başarıyla tedavi edilebilmektedir.

Lösemi Çeşitleri Nelerdir?

Lösemi akut (aniden ortaya çıkan, hızlı ilerleyen) ve kronik (yavaş seyirli, müzmin) olarak iki grupta değerlendirilir. Akut lösemiler de akut lenfoblastik lösemi (ALL) ve akut miyeloblastik lösemi (AML) olmak üzere ikiye ayrılır. Kronik lösemiler de Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) ve Kronik Miyeloid Lösemi (KML) olmak üzere alt gruplara ayrılmaktadır.
Lösemi çeşitleri arasında akut lösemiler son derece agresif ve hızla ilerleyen bir hastalık türüdür. Akut lösemi zamanında tanı konulup tedaviye başlanmazsa, günler veya haftalar içinde hastanın kaybedilmesine neden olabilir. Kronik lösemi ise çok yavaş seyirde uzun süre sessizce kalabilir ve yıllar içinde ilerleme gösterebilir.

Akut Lösemi Nedir?

Kan kanserleri içerisinde akut löseminin görülme oranı % 15-20 ‘dir. Akut lösemi, çocuklarda en çok görülen kanser tipi olup, çok hızlı ilerler. Her yaşta görülebilen akut löseminin ilerleyen yaşlarda görülme oranı da artar. Belirti ve bulgularıyla kendini çok kısa sürede belli eden akut lösemi kemik iliğinde bulunan ve kan hücrelerinin üretiminden sorumlu olan kök hücrelerin kanserleşerek kontrolsüz ve hızla çoğalması sonucu oluşur. Akut lösemide kanser hücreleri çok hızlı şekilde önce kemik iliğine ardından da tüm vücuda yayılır. Akut lösemi hastalarında lökosit adı verilen beyaz kan hücreleri yapılamadığından sık sık ağır enfeksiyon durumları görülebilir. Kan pıhtılaşmasından sorumlu olan trombosit hücreleri de üretilemediği için cilt kanamaları, mide bağırsak sisteminden olan kanamalar ya da hayati organlarda ciddi seyirli kanamalarla karşılaşılabilir. Akut lösemide en büyük belirti olan kansızlık, hastaların en kolay fark ettiği belirtilerden biridir. Ayrıca vücuttaki diğer organlara yayılma gösterdiğinden herhangi bir organda oluşan bozukluk olarak da karşımıza çıkabilir.
Akut lösemi kendi içerisinde birçok alt tipe sahip akut miyeloblastik lösemi (AML) ve akut lenfoblastik lösemi (ALL) olarak iki ana gruba ayrılır. Her biri çok hızlı ilerleyen bu tümör tiplerine karşı erken tanı, tiplendirme ve hızlıca tedaviye başlamak çok önemlidir. Belirtiler görüldüğünde uzman onkoloji merkezlerinde uzman doktorlar tarafından tanı koyulup, kişiye uygun tedavi yapılması planlanmalıdır.

Kronik Lösemi Nedir?

Kronik lösemi ise akut lösemiye göre daha yavaş ilerleyen lösemi türüdür. Ancak kronik lösemi daha iyi sonuç verir. Olgun hücrelerin yapması gereken görevleri yerine getirmemesi ve anormal çoğalması ile ortaya çıkan kronik löseminin kronik lenfositik lösemi (KLL) ve kronik myelositer lösemi (KML) olmak üzere iki temel alt grubu bulunmaktadır. 

Lenfositik Lösemi (KLL)

Lenfositik Lösemi(KLL), olgunlaşmış normal lenfositlere benzeyen ve enfeksiyonlara karşı vücudu koruyan, fakat işlevlerini yerine getiremeyen lösemik hücrelerin kemik iliğinde çoğalması ile ortaya çıkar. KLL hücreleri, kemik iliği, lenf nodları ve kana yerleşir, bunun neticesinde de lenf düğümleri şişer ve dalak büyür. Daha çok 60-70 yaş aralığında görülen KLL, tüm lösemilerin %30’nu oluşturur. Hastalık çok yavaş ilerlediği için hastalar tanı konulmadan uzun süre yaşayabilir. Tanı sonrasında ise bazı hastalarda KLL problem yaratmadığı sürece tedaviye gerek duyulmaz. KLL tanısı hastalığa özel olan genetik bir değişikliğin özel yöntemlerle tespit edilmesi ile konulur.

Lösemi Belirtileri Nelerdir?



Lösemi belirtileri diğer kan kanserlerinde gözlenen bazı bulgularla ortak özellikler gösterebilir. Kansızlığa bağlı olarak;

  • Solukluk,
  • Halsizlik,
  • Çabuk yorulma,
  • Efor sırasında nefes darlığı gibi belirtiler gözlemlenir.

Lösemi belirtileri arasında bağışıklık sisteminin zayıflaması nedeniyle gelişen enfeksiyonlar sonucu diş etleri, burun, diş etleri ve cilt altında beklenmeyen kanamalara, morarmalar ve toplu iğne başı büyüklüğünde, basmakla solmayan kırmızı döküntülere rastlanır. Akut lösemi belirtilerinde ise bu bulgular dikkat çeker;

  • Solukluk, halsizlik,
  • İştahsızlık, kilo kaybı,
  • Gece terlemesi,
  • Uygun tedavi ile kontrol altına alınamayan, sık tekrarlayan ateş, enfeksiyonlar,
  • Kemik ağrıları,
  • Cilt altında kanama (toplu iğne başı kadar küçük kırmızı döküntüler, kolay ortaya çıkan morarmalar)
  • Burun ve diş eti kanamaları, boyun ve koltuk altı lenf bezlerinde, karında şişlik, diş etlerinde kabarma.
Lösemi belirtileri pek çok hastalığın belirtileri ile aynı seyredebilir. Vücudun tüm organlarına yayılabilen lösemi özellikle romatizmal hastalıklar, enfeksiyon hastalıkları, kanamalı hastalıklar, lenfoma, myeloma ve diğer kan kanserleri belirtileri ile benzer belirtilere sahip olabilir.

Çocuklarda Lösemi Belirtileri

Tüm çocukluk kanserleri göz önüne alındığında yaklaşık yüzde 30’unun lösemi olduğu görülmektedir. Çocukluk çağı kanserleri ve lösemi sıklıkla 2-5 yaş ya da 5-10 yaş aralığında görülmektedir. Çocuklarda löseminin çok kapsamlı klinik bulguları olsa da bazı belirtilerden şüphelenmek gerekir. Bunları şöyle sıralayabiliriz;
  • Hızlı kilo kaybı
  • İştahsızlık
  • Renkte solukluk
  • Vücutta morluklar ya da beklenmedik bezelerin uzun süre devam etmesi veya giderek Büyümesi
  • Karında şişlik
  • Eklem ağrıları
  • Uzun süre devam eden ve 5 günün üzerinde süren inatçı ateş
Yeni doğan bebekler 6-8 ay kadar anneden aldığı bağışıklık sistemini sürdürebilir. Sonrasında ise 2 yaşına kadar kendi bağışıklık sistemini kurar. Bu döneme kadar yılda 5 kez enfeksiyon geçirebilir. Viral enfeksiyonlar lösemi kanserlerini tetikleyebileceği unutulmamalıdır.
Çocuklarda löseminin nedenlerinden biri de D vitamini eksikliğidir. Erken yaşta görülen raşitizm ve buna bağlı olarak ortaya çıkan D vitamini eksikliğinin kanser üzerinde etkili olduğunu gösteren çok sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu nedenle çocukların uygun hava şartlarında ve uzmanların önerdiği saatlerde güneş görmesi çok önemlidir. Lösemide genetik faktörlerin önemi de göz ardı edilememelidir.

Lösemi Tedavisi

Lösemi tedavisi birçok disiplini ilgilendirir. Tam donanımlı hastanelerde yetişkin ve çocuk hematoloji uzmanları tarafından tedavi edilir. Lösemi tedavi edilen onkoloji merkezi, kemoterapi uygulaması amacı ile iyi yetişmiş bir hemşire ekibi, 24 saat hizmet veren teşekküllü bir kan bankası, enfeksiyon hastalıkları uzmanı, gereğinde ışın tedavisi vermek açısından radyasyon onkolojisi uzmanı ve sofistike laboratuvar alt yapısı bulunması gerekmektedir.
Lösemi tedavi edilebilen bir hastalık olup, son yıllarda keşfedilen pek çok yeni yöntem ile tedavinin başarı oranı da her geçen gün artmaktadır. Yeni kemoterapötik ajanların keşfi, hedefe yönelik moleküler ilaçlar ve biyolojik ilaç tedavilerinin günlük kullanıma girmesi, gelişmiş radyoterapi cihazlarının geliştirilmesi, kemik iliği nakliyle ilişkili gelişmeler, hastaların yaşam sürelerinin uzatılmasında ve hastalığın tam olarak tedavi edilmesinde büyük aşamalar kat edilmesine sebep olmuştur.
Lösemi tedavisi için akla gelen ilk tedavi yöntemi kemoterapidir. Kemoterapi ilaçlarının tipi, dozu, uygulama yolu löseminin tipine göre farklılık gösterebilir. Yaklaşık 24 ay süren kemoterapi tedavisi dışında kemik nakli de bazı lösemi türlerinin tedavisinde akla gelen bir diğer yöntemdir.  Ülkemizde lösemi tedavisinde ulaşılan başarı oranları, gerek kemoterapi gerekse kemik iliği nakliyle dünya standartlarındadır.

Kronik miyeloid lösemiler 2000 yılından itibaren büyük oranda tedavi edilebilmektedir. Hastalık iyi tanındığından mekanizmayı bozan ilaçlar kullanılmaktadır. Hedefe yönelik tedavi adı verilen bu tedavi ile kemik iliğinde sürekli çoğalan miyeloid kökenli hücrelerin olgunlaşmadan ya da olgunlaşarak kana karışmasını engellemektedir.  İlaçlarla kontrol altına alınamayan hastalarda ise en etkin tedavi yöntemi “allojenik kök hücre nakli”dir. Kök hücre nakli,  doku uyumlu kardeş, yakın akraba veya akraba dışı gönüllü bağışçıdan alınan kök hücreler yardımı ile yapılmaktadır. Yavaş seyreden lösemi türü olan kronik lenfositik lösemiler (KLL) için erken evrelerde sadece destek amaçlı tedaviler verilir. İleri evrelerde veya yüksek riskli hastalarda ilaçlar veya hedefe yönelik antikorlar (immünoterapi) uygulanabilir. Kronik lenfositik lösemi, ileri yaş hastalığı olmasına rağmen 50 yaş öncesinde de görülebilmektedir. Yüksek riskli bu hastalarda da allojenik kök hücre nakli tedavi seçeneklerinden biridir.

Lösemide Kök Hücre Nakli Nasıl Yapılır?

Lösemi tedavisinde ilaç tedavisi ile erken dönemde hastalığı kontrol altına alınanlarda, hastalığın tekrarlama riski yüksekse, kök hücre nakli tercih edilir. Kök hücre nakli; kişinin kendisinden (otolog) veya doku uyumlu kardeş, diğer yakın akraba veya akraba dışı gönüllü bağışçılardan alınan kök hücrelerle (allojenik) yapılmaktadır. Kök hücre nakli için kök hücreler, vericiye anestezi uygulayarak kalça kemiğinden veya kök hücreleri uyarıcı ilaçlar kullanıldıktan sonra özel cihazlarla damardan çekilerek toplanır. Kök hücre nakli öncesi hastaya yüksek dozda ilaç ve/veya ışın (radyoterapi) tedavisi uygulanır. Bu aşamanın amacı hastanın vücudunda kalma ihtimali olan kanser hücrelerini yok etmek ve hastanın kemik iliğindeki hücreleri boşaltmaktır. Sonrasında nakil gerçekleştirilir. Uygun kök hücre vericisi bulunamayan hastalarda “otolog nakil” yapılabilir, ancak asıl etkili tedavi allojenik kök hücre naklidir. Nakil sonrası hastaların ciddi problemlerle karşılaşmaması için uzun yıllar takip edilmeleri gerekebilir.
Son dönemlerde uygun kök hücre vericisi bulunamayan ve yüksek tekrarlama riskine sahip hastalara kısmen uygun (%50-80 uyumlu) akrabalardan, “haploidentik” olarak isimlendirilen kök hücre nakli de yapılabilmektedir. Haploidentik nakil ile hastalığın riskine bağlı olarak hastaların yaklaşık yarısında bir yıldan daha uzun süreli hastalık kontrolü ve yaşam sağlanabilmektedir. Ancak bu gruptaki hastaların doku uyumsuzluğu sonucu bağışıklık sistemleri baskılandığında, tam donanımlı ve deneyimli merkezlerde sıkı takibinin yapılması gerekmektedir.

Kök Hücre Nakli Kimlere Yapılmalı?

Kök hücre nakli yapılırken bazı noktalara dikkat etmek gerekir.  Hastanın yaşı, ilave sağlık sorunu olup olmadığı, hastanın orta ve yüksek riskli grupta mı yer aldığına ilişkin kriterler göz önüne alınarak gerekli değerlendirme yapılmaktadır.  Bazı hastalar tedaviye daha geç cevap vermekte ya da hastalıkları daha çabuk tekrarlamaktadır. Bu tip hastalarda, hastalığın tekrarlama riski bazı gen değişikliklerinin varlığı ile belirlenebilir. Gen değişikliklerinin incelenmesi sonucunda yüksek riskli olarak adlandırılan grupta yer alan hastalara (yaşı gençse ve ilave hastalığı yoksa) allojenik nakil yapılmalıdır. Tekrarlama riski düşük olan hastalarda; kök hücre nakli, yan etkilerin fazla olması ve bazen yaşamı tehdit eden yan etkiler gelişmesi nedeniyle ilk aşamada önerilmez. Ancak hastalığın tekrarlaması halinde kök hücre nakli uygulanır. Başlangıç tedavisi ile cevap alınamayan kan kanserlerinde ise allojenik nakil bir tedavi seçeneği olarak uygulanabilir.
KAYNAK:memorıal hematoloji birimi
Devamını Oku

29 Ekim 2018 Pazartesi

Gamze oturak

LABORATUVARDA SIFIRDAN RETİNA ÜRETİLDİ!


Johns Hopkins Üniversitesi’nden biyologlar, sıfırdan insan retinası üretmeyi başardı. Retina sayesinde çevremizdeki cisimlerin rengini görebiliyoruz. Science dergisinde yayınlanan makaleye göre renk körlüğü ve maküler dejenerasyon gibi göz hastalıkları tedavi geliştirilme çabalarına tanık oluyoruz. Laboratuvar üretilen organoidleri bir model olarak tanımlayarak, insanlar için hücre seviyesinde gelişim esası da ön plana çıkıyor. 

“İncelediğimiz her şey gözün normal gelişimine benziyor, tek fark petri kabında bu işlemi yapmamız. Düşünün insanlar üzerinde doğrudan çalışmadan manipule edebileceğiniz bir model sisteminiz var,” diyor biyolog Robert Johnston.

 Robert Johnston laboraturvarı hücrelerin anne karnında nasıl spesifikleştiğini araştırıyor. İşte Johnston ve ekibi insanların mavi,kırmızı ve yeşil görmesini sağlayan hücrelere yani üç koni reseptörüne odaklandı.

Çoğu görüş araştırması fareler ve balıklarda yapılsa da, insan gözlerinin gün ışığında değişken görüşü ve renk algısı bu türlere göre oldukça farklı. İşte bu nedenle ekip , kök hücrelerle ihtiyaç olan gözleri yarattı.

 Johns Hopkins yüksek lisans öğrencisi olan baş yazarı Kiara Eldred, “Trikromatik(üçlü) renk vizyonu bizi diğer memelilerden ayırıyor. Araştırmamız, bu hücrelerin bize bu özel renk vizyonunu vermek için ne gibi yollar izlediğini açıklamayı hedef alıyor , ” diyor.


 Aylar içinde laboratuarda üretilen hücreler , tam retinalara dönüştü. Ekip önce maviyi algılayan hücreleri , sonra kırmızı yeşili algılayan hücreleri tespit etti. Her iki durumda da moleküler anahtarın tiroid hormonu akışı ve çekilmeyi sağlayan moleküler anahtar olduğunu buldular. Asıl önemli olansa, bu aşamada tiroid hormonu, tiroid bezi tarafından değil(tabi petride zaten yok), göz tarafından kontrol ediyor.


                     
Tiroid Hormonu Renkli Görmede Çok Önemli 
Ne kadar tiroid hormonunun gerektiğini anlarsak, hormon eksikliğinde sadece mavi,kırmızı ya da yeşil görme olasılığı da anlaşılabilir.

Bu bulgu sayesinde tiroid hormonunun kırmızı yeşil konileri yaratmada nasıl önemli olduğu, erken doğan bebeklerde tiroid hormonu eksikliğinin, büyük görme bozukluklarına neden olabileceği gözlenebilir.
  
“Eğer hücrelerin ölümcül sonuna neyin neden olduğunu bulursak, hasar görmüş fotoreseptörleri olan insanlarda renkli görüşü onarabilmeye daha da yaklaşırız.Aslında görsel ve entelektüel açıdan bu çok güzel bir sorudur—Renkleri görmemizi ne sağlar?” diyor Eldred.

Elde edilen bulgular ilk adımı oluşturuyor. Gelecekte bu organoidler kullanarak renkli görüş ve mekanizmaların yer aldığı retina , makula vb. yaratımını görmek istiyor. Maküler dejenerasyon körlüğe neden olan en büyük nedenlerden biridir, yeni makula (sarı benek ) üretilmesi ile yeni tedaviler doğabilir.

“Bu konuda heyecan verici olan şey, insan organoitlerini insanın gelişim mekanizmalarını incelemek için bir model sistem olarak kurmasıdır. Bu sınırları gerçekten zorlayan şey ise, bu organoidlerin, tıpkı bir insan fetüsü gelişmesi için dokuz ay süre alması. Yani gerçekten çalıştığımız şey, fetal gelişimi ifade ediyor, “ diyor Johnston.

Araştırma ekibinde, Sarah Hadyniak, Katarzyna Hussey ve Johns Hopkins Üniversitesi lisansüstü öğrencileri Boris Brenerman’ı da içeriyordu; Ping-Wu Zhang, Xitiz Chamling ve Valentin Sluch, Wilmer Göz Enstitüsü’ndeki araştırmacılar; Shiley Göz Enstitüsü’nden Derek Welsbie; NIH’da profesör olan Samer Hattar; James Hopkins, Johns Hopkins biyoloji ve bilgisayar bilimleri profesörü; Shiley Göz Enstitüsü’nden Karl Wahlin ve üniversitenin Tıp Fakültesinde profesör olan Donald Zack yer alıyor.


KAYNAK:

  • https://www.gercekbilim.com/renkli-gormeyi-fotoreseptor-laboratuvarda-sifirdan-retina/
  • https://www.sciencedaily.com/releases/2018/10/181011143112.htm                      

    



Devamını Oku

5 Eylül 2018 Çarşamba

BAVUL ACADEBİ

Doğanın Yasaları Neden Mantığa Aykırı Geliyor?




Kuantum mekaniği yada görelilik kuramını tartışmazken evrim teorisi neden bu kadar tepki gösteriliyor?

Siyasetçiler çocukların madde,enerji,uzay ve zaman konusunda diğer teorilere de aşina olmasını talep ediyor?

 Oysa bu teoriler üzerine çalışan bilim adamların bazı felaketlerde neden olurken karşılaştırdığınızda Darwin’in fikirleri pek de tehlikeli değildir. Evrim teorisi basit ve net bir esasa,en uyumlu olanın hayata kalması ilkesine dayanır.



Görelilik kuramı veya kuantum mekaniği bir şeyin yoktan var olabileceğini; zamanın ve uzayın bükülebileceği veya kendi aynı anda farklı konumlarda olabilir düşüncesi gayet normal gelirken doğanın yasaları neden mantığa aykırı geliyor.


İnançlarımızın çelişmediği için belki de bu kadar kızdırmıyor.İnsan gözü lens,kornea ve retina başta olmak üzere sayısız küçük parçanın bir araya gelmesiyle oluşmuş son derece karmaşık bir sistemdir.

Milyonlarca yıl içinde küçük adımlarla evrimleşmiştir.Evrimsel açıdan bakıldığında insanın özüne en yakın şey olan DNA’mız,bir sonsuzluk makamı olmaktan çok bir mutasyon ve değişim aracıdır.

 Evrim teorisinin en temel iki mekanizması, mutasyon ve doğal seçilimdir.

Devamını Oku

28 Ağustos 2018 Salı

BAVUL ACADEBİ

Seçimlerimizde ÖZGÜR DEĞİLİZ



Kimi Mercedes yerine Toyota almayı tercih ediyor,Kimileri tatil için Paris seçerken bazıları Tayland’ı seçiyor.Pek çok deneyde bu kararları alan tek bir benlik olmadığını gösteriyor; Aldığımız kararları içimizde sürekli çelişen ve çatışan farklı oluşumlardan doğmaktadır.


 Daha iyi anlaşılması için üç aşamalı bir deney gerçekleştiriliyor.Deneyin ‘kısa deneme’ olarak adlandırılan etabında katılımcılara ellerini bir dakikalığına 14 derece ısıda su dolu bir kaba sokarlar; Bu sıcaklık seviyesi deneklere acı vermese de rahatsız edebilecek bir soğukluktur.
Altmış saniye sonra deneklere ellerini çıkarmalarını söylenir. Uzun deneme süresinde  katılımcılardan diğer ellerini aynı ısıda su dolu başka bir kaba yerleştirmelerini istenir; Bu sefer kaba ilave olarak belirli süreden sonra bir miktar sıcak su eklenir.
Deneyin üçüncü kısmında ise iki denemeden birini tercih ederek tekrarlamaları istendiğinde katılımcıların %80’i uzun denemeyi tekrarlamayı tercih eder;
Deneyimleyen benliğimiz için uzun denemenin daha kötü olduğu ortadır. Uzun denemede sıcak su ilave edilmesi hala rahatsız edicidir.
Anlatıcı benlik ise bir deneyimin değerini,deneyimi oluşturan olayların içindeki dönüm noktalarının ortalaması üzerinde belirlenir; Soğuk su deneyinde suyun soğuk olduğu ve sonrasında sıcaklığı artığı kısmın ortalamasını alır ve ‘suyun biraz daha ılık’ olduğu sonucuna varır.
Son Kademede
Evrim bu hileyi çok öncesinde kullanmıştır. Doğum sırasında kadınların yaşadığı dayanılmaz acılar düşünüldüğünde hiçbir kadın tekrardan doğum gerçekleştirme ihtimali düşüktür; Ancak sonrasında hormon sistemi ağrıyı azaltan ve rahatlamayla beraber mutluluk hissi de yaratan kortizol ve beta-endorfin hormonları salgılanır.


Devamını Oku

20 Ağustos 2018 Pazartesi

BAVUL ACADEBİ

EVRİM Teorisi

                               
“Lamarck(1744-1829) Evrim Teorisi” denildiğinde akla gelen ile günümüzde “Evrim Teorisi” denildiğinde anlaşılan arasında çok ciddi farklar bulunmaktadır. Türlerin birbirlerinden değişerek oluştuklarını ifade eden detaylı bir biyolojik teoriyi ilk olarak ortaya koyma ayrıcalığı Lamarck’a aittir.

Lamarck, evrim sürecinin yavaş aşamalarla gerçekleştiğini ve birçok nesil geçtikten sonra yepyeni bir türün oluştuğunu söyledi. Evrim, ufak aşamaların zaman boyutu içerisinde birbirine eklenmesiyle gerçekleşen dikey bir aşamaydı ve bu yüzden hissedilemiyordu.

 Canlıların kompleks ve mükemmel yapısı çok uzun bir zaman sürecinde oluşmuştu
Lamarck, çevredeki değişikliklerin canlılarda yeni ihtiyaçlar doğurduğunu, bu ihtiyaçlar sonucunda canlıların hareketlerinin bedenlerinde değişiklikler oluşturduğunu ve bu değişikliklerin sonraki nesillere aktarıldığını söyledi.

Darwin, Lamarck’tan 50 yıl sonra Türlerin Kökeni adlı eserini (1859) yazdıktan sonra da Lamarckçılık yepyeni formatlarla savunulmaya devam etti. Ancak 20. yüzyılın ilk yarısında genetikteki gelişmeler Yeni-Lamarckçılığın ilerlemesini durdurdu. Darwin’in doğal seleksiyon fikrini savunanlara karşı Lamarckçılık, canlının çevresel faktörlere tepki verdiğini ve kendine içkin özelliklerle evrildiğini savunuyordu ki bu yaklaşımı daha ümitvar, daha pozitif bir yaklaşım olarak değerlendirenler oldu: Hayat, doğanın içinde cevap veren aktif bir unsurdu, çevresel faktörlere karşı pasif bir konumda değildi. 

Bazı Marksistler, Evrim Teorisi’ni birçok yönden destekleseler de “doğal seleksiyon” fikrini kapitalizme yakın buluyorlar ve güçlünün ayakta kalmasını söyleyen bu fikre karşı Lamarck’ı destekliyorlardı.Bu da ilerleyen sayfalarda görülecek olan, bilimsel yaklaşımların siyasal ideolojilerden ve sosyolojik ortamdan tamamen bağımsız olarak değerlendirilemeyeceğinin, sosyolojik unsurların bilimsel çalışmanın yapıldığı ortamı ve yapılış tarzını (paradigmayı) etkileyebildiğini gösteren örneklerden birisidir



ERASMUS DARWIN


 Erasmus Darwin (1731-1802), “Evrim Teorisi” ismiyle bütünleşmiş olan Charles Darwin’in dedesidir ve eserlerinde torunundan önce canlıların bir evrim süreciyle oluştuğunu savunmuştur. Onun eserleri, kendi döneminde özellikle Alman doğa felsefecilerinin ilgisini çekmiştir.
 Ama modern zamanlarda, Charles Darwin’in dedesi olması onun asıl ilgi çekme sebebi olmuştur. Erasmus Darwin, Lamarck ile aynı dönemde, hatta ondan birkaç yıl önce, onunkilere çok benzer fikirleri savunmuştur. O da, Lamarck ve 18. yüzyılın birçok düşünürü gibi daha basit olan canlıların “kendiliğinden türeme” yoluyla oluştuklarını savunuyordu.

 Lamarck ile asıl önemli benzerliği, canlıların çevreyle etkileşim sonucunda yeni özellikler kazandıklarını ve bu özellikleri sonraki nesillere kalıtım yoluyla aktardıklarını söylemesidir. Erasmus’un 1794 yılında yazdığı ve en önemli eseri olan Zoonomia’da, sonradan kazanılan özelliklerin aktarılmasının evrimdeki rolüne ilişkin sözlerini Fairfield Osborn, bu yaklaşımın ilk ifade edilmesi olarak göstermektedir.

Charles DARWIN


Her ne kadar Darwin’den (1809-1882) önce canlıların evrim geçirdiği ortaya konulmuş, Darwin’den sonra genetikteki ilerlemelerle görüşlerinde düzeltmeler yapılmış olsa da “Evrim Teorisi”  birçok kişinin zihninde Charles Darwin ile özdeşleşmiştir. Hatta birçok kişi “Evrim Teorisi” ifadesi yerine “Darwinizm” demeyi tercih etmektedir.

Charles, daha önce dedesinin Zoonomia adlı eserinde okuduğu bu görüşlerden başta çok etkilenmediğini söyler fakat bu sürecin kendisinin Türlerin Kökeni’ni yazmasını desteklemiş olabileceğini de belirtir
 Charles Darwin, 1836’da Beagle yolculuğunu bitirir, 1837- 1839 yılları arasında Beagle gezisiyle ile ilgili notlarını yayına hazırlar ve Türlerin Kökeni’ni yazmak üzere ilk not defterini açar.

Darwin en ünlü eseri olan Türlerin Kökeni’ni ilk olarak 1859 yılında yayımlar, bu eser dışında on dokuz kitap daha yazmıştır ama hiçbiri bu eser kadar önemli değildir.

Tam adı şöyledir: Doğal Seleksiyon Yoluyla Türlerin Kökeni Üzerine ya da Yaşam Mücadelesinde Avantajlı Irkların Korunması; Orijinal İngilizce adı: ‘On The Origin of Species by Means of Natural Selection or The Preservation of Favoured Races in The Struggle for Life.
 Bu çalışma, Darwin’in Evrim Teorisi’ni ilk  olarak açıkladığı çalışmadır. Darwin’in bu çalışmasının adından da anlaşılacağı gibi, onun Evrim Teorisi’nin en önemli unsuru “doğal seleksiyon”dur. (Seleksiyon ifadesi ‘ayıklanma’ ve ‘seçilim’ olarak da çevrilmektedir.) Bu çalışmasında; 1837 yılından beri tuttuğu notlarından, 1838 yılında okuduğu Papaz Malthus’un Nüfusun İlkeleri adlı eserinden, 1842’de hazırladığı kuramının 3-5 sayfalık özetinden, 1844’te bu özeti 230 sayfaya genişletmesinden ve 1856’daki Lyell’in teşvikleriyle giriştiği çalışmalarından yararlandı. 

1858 Eylülü’nde Lyell ve Hooker’ın ısrarlı tavsiyeleriyle 13 ay ve 10 günlük bir çalışmayla 1859 yılının Kasımı’nda Türlerin Kökeni’ni yayımladı. Daha sonra önemli eklemeleri ve düzeltmeleri olduysa da Darwin’in “başyapıtım” dediği eserinin özü diğer baskılarda aynı kaldı.252 Eser 1860’ta 2. baskısını, 1861’de 3. baskısını, 1866’da 4. baskısını, 1869’da 5. baskısını, 1872’de 6. baskısını yaptı ve her baskıda düzeltmeleri oldu. 

Kaynak : Caner Taslaman 

Devamını Oku

17 Ağustos 2018 Cuma

BAVUL ACADEBİ

Sözleşme Koşulları



İyi ve kötünün net bir şekilde ayrıldığı hikayeleri severiz fakat ‘Bütün bakteriler ölüm’ düşüncesi ile ‘bakteriler bizim dostumuz’ düşüncesi aynı derece de yanlıştır çünkü evrimin işleyişi böyle değildir.Evrim en uyumlu  ilişkilere bile çatışma yükler.

Mikroorganizmaların dünyasından bir süreliğine çıkıp biraz daha büyük düşünürsek bunu daha kolay anlayabiliriz.


Öncellikle ‘önemli ile uyumlu  kavramlarını birbirinden ayırmamız gerekir. Mikrobiyom inanılmaz derecede önemlidir ama bu uyumlu olduğu anlamına gelmez’ diyor evrimsel biyolog Toby Kiers.


Her iki ortak da fayda sağlıyor olabilir ama ortada işin doğası gereği gerilim vardır.Simbiyoz çatışmadır; çatışmaysa asla tamamen çözülemez.

Nasıl olur da içimde çokluklar barınabilir ?


İçimizde çokluklar barındırmak tarım yapmaktan çokta farklı değildir. Her ne yetiştirmek istiyorsak onu besleyebilmek için uygun sıcaklık ve toprak bulundururuz. Fakat onları vücut kimyamıza güvenerek  sınırlandırıyoruz.

Mikroplarımızla aramızda her zaman bir anlaşma var, aramızdaki anlaşmayı güçlendirmek için pek çok yöntemimiz var.

Ne yazık ki biz insanlar, bu anlaşmaları kasten olmasa bile anlaşmayı bozmak için de bir o kadar yöntem geliştirmiştir.

Devamını Oku

6 Ağustos 2018 Pazartesi

BAVUL ACADEBİ

Hayvanlar Sandığımızdan Daha Zeki Olabilir Mi?

Boğaziçi Üniversitesi Yaz Okulu’nda bu yıl ders veren İtalyan araştırmacı Angelica Kaufmann ‘’Animal Mind’’ başlıklı dersinde hayvan zekâsına dair bilinen ezberleri bozuyor!
Boğaziçi Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar, Sosyal Bilimler ve Fen Bilimleri, Eğitim, Tarih, Dil Bilimleri ve Mühendislik alanlarında yoğunlaştırılmış eğitim veren 7 haftalık bir program olan Yaz Okulu, bu sene de ilgi çekici ders başlıklarıyla öğrencilerle buluşuyor.
Her yıl 250'yi aşkın dersin açılmakta olduğu Yaz Okulu, 25 Haziran’dan başlayarak 7 Ağustos 2018’e dek sürüyor.  Yaz Okulu’nda yurt içi ve yurt dışından alanında isim yapmış akademisyenler dersler veriyor.
Yaz Okulu’nda ‘’Animal Mind’’ adlı dersi veren araştırmacı Angelica Kaufmann bilim felsefesi alanında önemli çalışmalara imza atmış genç bir akademisyen. Hayvanların bilişsel yetenekleri üzerine ilgi çekici araştırmalar sürdüren Kaufmann, National Geographic, SİPA, Magnum’un yarışmalarından ödülleri olan profesyonel bir gezi ve aynı zamanda sahne fotoğrafçısı. Angelica Kaufmann ile ‘’Animal Mind’’ adlı dersi hakkında konuştuk.

Bize biraz kendinizden, eğitiminiz, deneyimleriniz ve araştırma alanlarınızdan bahseder misiniz?
Angelica Kaufmann- Milan Üniversitesi’nde mantık ve bilim felsefesi, Edinburgh Üniversitesi’nde ise aklın felsefesi üzerine eğitim aldım. Doktoramı Antwerp Üniversitesi’nde 2015 yılında ‘’Animal Intention’’ konulu tezimle Psikoloji Felsefesi üzerine yaptım. Bu çalışma aynı zamanda hayvanların bilişsel yetileri konusuna felsefi, etolojik (hayvan davranışlarını inceleyen zooloji alt dalı) psikolojik ve nörobilimsel perspektiften sistematik bir teori geliştirmeyi amaçlayan ilk çalışmalardan biri olma özelliğini taşıyor.
2016 yılında İtalyan Akademisi’nin araştırma bursuyla New York’ta Columbia Üniversitesi’nde çalışmaya başladım. Columbia’da "Remembering the Future" adlı bir proje yürüttüm. Bu projeye daha sonra hayvanların anısal belleği üzerine çalışmalarla devam ettim. Proje 2017 yılına dek devam etti. 2017’de Göttingen Üniversitesi Lichtenberg-kolleg ve Leibniz Enstitüsü Primat Araştırmaları bölümünde burslu olarak çalışmalarıma devam ettim. Leibniz Vakfı ayrıca Kyoto Üniversitesi Primat Araştırmaları Enstitüsü’ndeki çalışmalarıma destek oldu. Son zamanlarda ilgi alanım daha çok hayvanların geçici deneyim kapasitelerinin temsili konusuna yöneldi.  Bu kapsamda Hebrew Üniversitesi bünyesindeki Sidney M. Edelstein Center for the History and Philosophy of Science, Technology and Medicine’de 2017-2018 ‘de doktora sonrası çalışmalarımı sürdürmekteyim. Bu yaz ilk defa Boğaziçi’nde ders vermeye başlayacağım ve açıkçası bu benim için bir ilk deneyim olacak. Sanırım aynı zamanda kendi çalışmamı ders olarak anlatmak harika bir fırsat olacak.



Daha önce Türkiye’de ve Boğaziçi Üniversitesi’nde bulundunuz mu?
Evet, daha önce bir konferansa konuşmacı olarak Boğaziçi’ne davet edilmiş ve Türkiye’ye gelmiştim. Daha önceki yıllarda da ülkenizi turist olarak ziyaret etmiştim. 2015 yazında ise Venedikli modern seyyah Niccolò Manucci’nin ayak izlerinde Türkiye’yi baştan sona kat ettiğim bir gezi yaparak fotoğraflar çekmiştim.
Boğaziçi ile ilgili çok güzel anılarım oldu. Boğaziçi kampüsü sadece dünyada gördüğüm en güzel üniversite kampüslerinden biri olmakla kalmadı aynı zamanda İstanbul beni tam anlamıyla büyüledi. Ayrıca öğrenciler ve fakülte çalışanlarının dostça tavırları bende iz bıraktı. Boğaziçi Üniversitesi’nde karşılaştığım ortam, bir araştırmacı için sıra dışı biçimde motive ediciydi doğrusu.

Peki, bu yaz Boğaziçi’nde ders vermeye nasıl karar verdiniz?
Yaz Okulu programı hakkında bilgim vardı ve bu benim için istekli bir öğrenci topluluğuna yepyeni bir konuyu aktarmak adına bence çok iyi bir fırsat diye düşündüm. Ayrıca Boğaziçi Üniversitesi’nin yüksek standartları düşünüldüğünde çok önemli bir adım olacaktı benim için. Eminim bu yaz derslerde öğreteceklerimden çok daha fazlasını ben öğreneceğim.

Animal Mind (Hayvan Aklı) bir ders başlığı için oldukça ilginç bir konu. Bize biraz da bu dersin içeriğinden söz eder misiniz?
Bu dersi daha çok lisans mezunlarına yönelik olarak tasarladım ancak dersin sürekli gelişen içeriğiyle farklı bir dinleyici grubu tarafından da takip edilebileceğini düşünüyorum. Normal olarak bu ders yüksek lisans öğrencilerine verilir daha çok. Ancak hayvanların bilişsel dünyalarına yönelen ilginin güç geçtikçe artması bana da bu alanda daha geniş bir içerik sunma imkânı tanıyor. Dersimi farklılaştıran en önemli unsur ise saha çalışmasına laboratuvarda yapılmış deneysel çalışmalardan veriler değil de; felsefi analizler sunacak olmam.  Bu yaklaşım, bu konuda aklımıza gelebilecek soruların spektrumunu da zenginleştiriyor.
Dersime şu soruyla başlıyorum; ‘’Bir babun (büyük insansı maymunlar ailesine dahil olmayan en iri primatlardan biri) başkaları ile birlikteyken sosyal ilişkileri anlayabilir mi? Ya da onları anlamak ve klasifiye etmek için belli kurallara ihtiyaç duyar mı? Başkalarının davranışlarını daha iyi sezinlemek için motive edici sebepler bulabilir mi? Bir davranış modeli öncesinde bunu kendisi için yapabilir mi? Hangi bakımlardan bir babunun düşünceleri ve davranışı bize benzer? Hangi bakımlardan farklılaşır? (Elbette dil yoksunluğu dışında) Bu sorular Charles Darwin’in de üzerinde düşündüğü sorular. Gerçekten bizler hayvanların aklına dair bir şeyler bilebilir miyiz?
Ders hayvan aklı üzerine çok disiplinli bir çalışmaya giriş çerçevesinde düşünülebilir. Akıl felsefesindeki geleneksel ve modern tartışmalardan hayvanların dünyayı nasıl deneyimlediklerine anlayabilmek adına nasıl yararlanabiliriz üzerine düşüneceğiz. Sorularımızdan biri de rol yapma, arzulama, inanma, niyet etme gibi eylemleri yapıp yapabilme yetenekleri üzerine olacak. Kendi aklının çalışma mekanizmaları ile ilgilenen herkes katılabilir!



Bu alana sizi yönelten ne oldu?
Aslında bu alana ilgilim lisans tezimi hazırlarken başladı ve o zamandan beri çalışmalarımı genişleterek sürdürdüm. Başlarda dil dışı iletişim konusu ile ilgilendim ve primatlar üzerine çalışmaya başladım. Bu çalışmalar sonucunda doktora tezimi yazdım. Beni etkileyen en önemli şey ise son 20 yıldır bu alanda yepyeni fikirlerin geliştirilmiş olması ve giderek büyüyen bu araştırma alanına yeni bilgilerin eklenmesini gözlemleyerek büyüdüm diyebilirim  Neticede ‘’Felsefe bilimlerin hizmetkârıdır’’ şiarıyla eğitim almış biriyim. Eğer bilimin izleyeceği yol bu ise ve ben de kendimi bir felsefeci olarak adlandırıyorsam hizmetkâr olmaya hazırım.

Bazı araştırmalar da gösteriyor ki hayvan aklı bazen sandığımızdan da karmaşık olabiliyor. Siz de öyle mi düşünüyorsunuz?

Akla dair, herhangi bir akla dair diyelim, bilimsel bir çalışma söz konusu olduğunda karmaşıklık ve basitlik gibi kavramlar biraz eski Roma tanrısı ikiyüzlü Janus’u gibi… Benim ilgi alanıma primatların bilişsel özellikleri girdi ve bu alanda bence en heyecan verici örnek Fildişi Sahilleri’nde avlanmaya çıkmış bir grup şempanzenin davranışlarının karmaşıklığıydı. Bu fenomen detaylı olarak Christophe Boesch tarafından çalışılmıştı. Bu, tartışmaya açık olabilir, ancak bilinen en sofistike ve uzun soluklu grup aktivitesidir bugüne dek gözlenen…
Bir başka ilgi çekici çalışma ise Tetsuro Matsuzawa tarafından yürütülen Ai projesi. Ai dişi bir şempanze ve onluk tabanda rakamları idrak edebilme yeteneği gibi inanılmaz bir örnek oluşturdu. Carel Van Schaik’in Sumatra’da orangutanlarla yaptığı çalışma bir diğer heyecan verici örnek sayılabilir. Liste bu şekilde uzar gider.
Ben size sadece birkaç örnek vererek zihnimizde basitten ziyade karmaşığı yapan şeyin ne olduğuna dair kavrayışımıza farklı yaklaşımların neler olabileceğini göstermek istedim. Düşünün, kargagillerden ahtapotlara farklı türlerle yürütülmekte olan şaşırtıcı araştırmalardan daha bahsetmedim bile! Bu alanda çalışan herkesin ortak amacı sanırım karmaşık görünen olgulara basit yanıtlar üretebilmek.


Söyleşi: Özgür Duygu Durgun / Kurumsal İletişim Ofisi

Devamını Oku

28 Temmuz 2018 Cumartesi

BAVUL ACADEBİ

BOB ve ALİCE



Hepimiz  Google da  arama yaparken”bunu mu demek istediniz?” ifadesiyle karşılaşmışızdır.Yapay zeka tarafından düzeltilen bu yazım hatamız için yapay zekaya teşekkür etmeyi unutmuşuzdur

Peki nedir bu yapay zeka ?  Bilim kurgunun yayınladığı filmlerdeki gibi insansı  robotlardan oluşan  ya da amacı tüm insanlığı yok eden makineler  mi?

John McCarthy tarafından 1955 yılında Dortmouth Kolejinde kazandırılan yapay zeka kavramı günümüzdeki bilim anlayışının bir parçası oldu.
Yapay Zeka bilgisayarın veya bilgisayar kontrolündeki bir robotun çeşitli faaliyetleri zeki canlılara benzer şekilde yerine getirme kabiliyetidir.Yalnız bilinmesi gerekir ki yapay zeka bu düşünce yapısına insanların yazdığı kodlar doğrultusunda sahip olur.Bu demek oluyor ki yapay zekanın doğru kullanımı hayatımızı kolaylaştırma doğrultusunda olumlu sonuçlara yol açabileceği gibi olumsuz kullanımında tüm insanlığı yok edebilecek bir durum haline de gelebilir.

SIRI den kendi kendine süren araçlara ,tek oyunculu oynanılan bilgisayar oyunlarındaki  yapay zeka  hızla gelişim gösteriyor.  Yüz tanıma sistemlerden internet aramalarına  ve beklenen sürücüsüz araçlara hepsinde yapay zekanın bir parmağı var.Öyle ki  yapay zeka sizden  iyi şekilde satranç oynayacak hale geldi.Aynı zamanda bu beraberinde yeni bir soru ortaya çıkardı . Mathison Turing “Makineler düşünebilir mi?” sorusuyla yapay zekaya bir ışık yaktı.

Apple,Google,Tesla,Facebook gibi şirketler bu sorunun çözümü için çeşitli araştırmalar içine girdi

Öyle ki facebook araştırmacıları yapay zeka ürünü sohbet robotlarının adeta insan gibi, daha önce olmayan bir dil geliştirdiklerini keşfedilmesinin ardından fişi çekilmişti.

Bob: Ben her şeyi yapabilirim. . . . . . . . . . . . . .
Alice: Topların sıfırına sahibim bana bana bana bana bana bana bana
Bob: Sen ben diğer her şey. . . . . . . . . . . . . .
Alice: Toplar topa sahip bana bana bana bana bana bana bana
Bob: ben ben yapabilirim ben ben her şeyi . . . . . . . . . . . . .
Alice: Toplar topa sahip bana bana bana bana bana bana bana
Bob: Ben. . . . . . . . . . . . . . . . . . .
Alice: Topların sıfırına sahibim bana bana bana bana bana bana bana
Bob: Sen ben ben ben ben ben diğer her şey. . . . . . . . . . . . . .
Alice: Topların 0’ına sahibim bana bana bana bana bana bana bana bana
Alice: Topların bana verdiğin bana 0, benim için bana,
Bob: sen ben ben ben diğer her şey. . . . . . . . .



























Yapay zeka hakkında bilinmesi gereken en önemli şey yapay zekanın insanlar tarafından oluşuturulmuş bir algoritmadan ortaya çıkmış program  olduğudur.Bunu bir robotu ekmek almaya yollayıp eve getirecek bir algoritma geliştirerek gösterelim.

  1. Robotu ekmek alamaya yollamak için robotu evin kapısına yönlendirelim.
  2. Robot kapıyı  kulpundan açsın .
  3. Robot merdivenlerden evin ön kapısına kadar ilerlesin
  4. Evin ön kapısını açsın .
  5. Robot ekmek almak için fırına gitsin.
  6.  Fırıncıya para versin ve para üstünü hesaplayıp evin ön kapısına geri dönsün
  7. Eve geri dönmek için gereken tüm işlemleri yapsın.
Bu algoritmayı bir insan olarak biz yapsak kapı kilitli olursa aklımıza kapıyı kırma ya da anahtar bulma ihtimali gelir.Evin ön kapısı kilitliyse aynı düşünce içine yine gireriz.Fırına gittiğimizde fırın kapalıysa farklı bi fırın arayabiliriz.

Yani biz kendi hayatımızın programcısıyız. Peki bir makine tüm olasılıkları kendisi düşünüp kendi hayatını kendisi programlayabilecek mi? ..
 Bu sorular halen aydınlanmayı bekliyor.

Derleyen ve Düzenleyen : Mahmut Arda CÖMERTOĞLU

Devamını Oku