teori etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
teori etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ocak 2019 Pazartesi

BAVUL ACADEBİ

Güneş Sistemi'nde inanılmaz olay!






İngiltere merkezli Durham Üniversitesi’nden Jacob Kegerreis, Uranüs'ün bugünkü halini nasıl aldığını çok çarpıcı bir şekilde ortaya koydu. Kegerreis'e göre milyarlarca yıl önce büyük bir felaket yaşanmış, Dünya'dan neredeyse iki kat daha büyük bir gök taşının Uranüs'e çarpmış. Ancak öyle bir çarpışmadan bahsediyoruz ki Uranüs'ün bu çarpışma sonucunda ekseni kaymış.


Bu olayı bilgisayar uygulamalarıyla yeniden canlandıran uzmanlar, çarpışma anının ve Uranüs'ün ekseninin kaymasını da simülasyonda bizzat tanık oldular. Gerçekten de teoride olduğu gibi bu büyüklükte bir gök cisminin Uranüs'e çarpmasıyla Uranüs ekseninden kayıyor ve bugünkü halini alıyor. Uranüs'ün ekseninden uzaklaşması ise gezegenin buz kabuğuna dönüşmesinde bir numaralı etken olarak karşımıza çıkıyor. 


Kaynak: https://phys.org/news/2018-12-big-space-uranus-lopsided.html
Devamını Oku

20 Ağustos 2018 Pazartesi

BAVUL ACADEBİ

EVRİM Teorisi

                               
“Lamarck(1744-1829) Evrim Teorisi” denildiğinde akla gelen ile günümüzde “Evrim Teorisi” denildiğinde anlaşılan arasında çok ciddi farklar bulunmaktadır. Türlerin birbirlerinden değişerek oluştuklarını ifade eden detaylı bir biyolojik teoriyi ilk olarak ortaya koyma ayrıcalığı Lamarck’a aittir.

Lamarck, evrim sürecinin yavaş aşamalarla gerçekleştiğini ve birçok nesil geçtikten sonra yepyeni bir türün oluştuğunu söyledi. Evrim, ufak aşamaların zaman boyutu içerisinde birbirine eklenmesiyle gerçekleşen dikey bir aşamaydı ve bu yüzden hissedilemiyordu.

 Canlıların kompleks ve mükemmel yapısı çok uzun bir zaman sürecinde oluşmuştu
Lamarck, çevredeki değişikliklerin canlılarda yeni ihtiyaçlar doğurduğunu, bu ihtiyaçlar sonucunda canlıların hareketlerinin bedenlerinde değişiklikler oluşturduğunu ve bu değişikliklerin sonraki nesillere aktarıldığını söyledi.

Darwin, Lamarck’tan 50 yıl sonra Türlerin Kökeni adlı eserini (1859) yazdıktan sonra da Lamarckçılık yepyeni formatlarla savunulmaya devam etti. Ancak 20. yüzyılın ilk yarısında genetikteki gelişmeler Yeni-Lamarckçılığın ilerlemesini durdurdu. Darwin’in doğal seleksiyon fikrini savunanlara karşı Lamarckçılık, canlının çevresel faktörlere tepki verdiğini ve kendine içkin özelliklerle evrildiğini savunuyordu ki bu yaklaşımı daha ümitvar, daha pozitif bir yaklaşım olarak değerlendirenler oldu: Hayat, doğanın içinde cevap veren aktif bir unsurdu, çevresel faktörlere karşı pasif bir konumda değildi. 

Bazı Marksistler, Evrim Teorisi’ni birçok yönden destekleseler de “doğal seleksiyon” fikrini kapitalizme yakın buluyorlar ve güçlünün ayakta kalmasını söyleyen bu fikre karşı Lamarck’ı destekliyorlardı.Bu da ilerleyen sayfalarda görülecek olan, bilimsel yaklaşımların siyasal ideolojilerden ve sosyolojik ortamdan tamamen bağımsız olarak değerlendirilemeyeceğinin, sosyolojik unsurların bilimsel çalışmanın yapıldığı ortamı ve yapılış tarzını (paradigmayı) etkileyebildiğini gösteren örneklerden birisidir



ERASMUS DARWIN


 Erasmus Darwin (1731-1802), “Evrim Teorisi” ismiyle bütünleşmiş olan Charles Darwin’in dedesidir ve eserlerinde torunundan önce canlıların bir evrim süreciyle oluştuğunu savunmuştur. Onun eserleri, kendi döneminde özellikle Alman doğa felsefecilerinin ilgisini çekmiştir.
 Ama modern zamanlarda, Charles Darwin’in dedesi olması onun asıl ilgi çekme sebebi olmuştur. Erasmus Darwin, Lamarck ile aynı dönemde, hatta ondan birkaç yıl önce, onunkilere çok benzer fikirleri savunmuştur. O da, Lamarck ve 18. yüzyılın birçok düşünürü gibi daha basit olan canlıların “kendiliğinden türeme” yoluyla oluştuklarını savunuyordu.

 Lamarck ile asıl önemli benzerliği, canlıların çevreyle etkileşim sonucunda yeni özellikler kazandıklarını ve bu özellikleri sonraki nesillere kalıtım yoluyla aktardıklarını söylemesidir. Erasmus’un 1794 yılında yazdığı ve en önemli eseri olan Zoonomia’da, sonradan kazanılan özelliklerin aktarılmasının evrimdeki rolüne ilişkin sözlerini Fairfield Osborn, bu yaklaşımın ilk ifade edilmesi olarak göstermektedir.

Charles DARWIN


Her ne kadar Darwin’den (1809-1882) önce canlıların evrim geçirdiği ortaya konulmuş, Darwin’den sonra genetikteki ilerlemelerle görüşlerinde düzeltmeler yapılmış olsa da “Evrim Teorisi”  birçok kişinin zihninde Charles Darwin ile özdeşleşmiştir. Hatta birçok kişi “Evrim Teorisi” ifadesi yerine “Darwinizm” demeyi tercih etmektedir.

Charles, daha önce dedesinin Zoonomia adlı eserinde okuduğu bu görüşlerden başta çok etkilenmediğini söyler fakat bu sürecin kendisinin Türlerin Kökeni’ni yazmasını desteklemiş olabileceğini de belirtir
 Charles Darwin, 1836’da Beagle yolculuğunu bitirir, 1837- 1839 yılları arasında Beagle gezisiyle ile ilgili notlarını yayına hazırlar ve Türlerin Kökeni’ni yazmak üzere ilk not defterini açar.

Darwin en ünlü eseri olan Türlerin Kökeni’ni ilk olarak 1859 yılında yayımlar, bu eser dışında on dokuz kitap daha yazmıştır ama hiçbiri bu eser kadar önemli değildir.

Tam adı şöyledir: Doğal Seleksiyon Yoluyla Türlerin Kökeni Üzerine ya da Yaşam Mücadelesinde Avantajlı Irkların Korunması; Orijinal İngilizce adı: ‘On The Origin of Species by Means of Natural Selection or The Preservation of Favoured Races in The Struggle for Life.
 Bu çalışma, Darwin’in Evrim Teorisi’ni ilk  olarak açıkladığı çalışmadır. Darwin’in bu çalışmasının adından da anlaşılacağı gibi, onun Evrim Teorisi’nin en önemli unsuru “doğal seleksiyon”dur. (Seleksiyon ifadesi ‘ayıklanma’ ve ‘seçilim’ olarak da çevrilmektedir.) Bu çalışmasında; 1837 yılından beri tuttuğu notlarından, 1838 yılında okuduğu Papaz Malthus’un Nüfusun İlkeleri adlı eserinden, 1842’de hazırladığı kuramının 3-5 sayfalık özetinden, 1844’te bu özeti 230 sayfaya genişletmesinden ve 1856’daki Lyell’in teşvikleriyle giriştiği çalışmalarından yararlandı. 

1858 Eylülü’nde Lyell ve Hooker’ın ısrarlı tavsiyeleriyle 13 ay ve 10 günlük bir çalışmayla 1859 yılının Kasımı’nda Türlerin Kökeni’ni yayımladı. Daha sonra önemli eklemeleri ve düzeltmeleri olduysa da Darwin’in “başyapıtım” dediği eserinin özü diğer baskılarda aynı kaldı.252 Eser 1860’ta 2. baskısını, 1861’de 3. baskısını, 1866’da 4. baskısını, 1869’da 5. baskısını, 1872’de 6. baskısını yaptı ve her baskıda düzeltmeleri oldu. 

Kaynak : Caner Taslaman 

Devamını Oku

6 Ağustos 2018 Pazartesi

BAVUL ACADEBİ

Hayvanlar Sandığımızdan Daha Zeki Olabilir Mi?

Boğaziçi Üniversitesi Yaz Okulu’nda bu yıl ders veren İtalyan araştırmacı Angelica Kaufmann ‘’Animal Mind’’ başlıklı dersinde hayvan zekâsına dair bilinen ezberleri bozuyor!
Boğaziçi Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar, Sosyal Bilimler ve Fen Bilimleri, Eğitim, Tarih, Dil Bilimleri ve Mühendislik alanlarında yoğunlaştırılmış eğitim veren 7 haftalık bir program olan Yaz Okulu, bu sene de ilgi çekici ders başlıklarıyla öğrencilerle buluşuyor.
Her yıl 250'yi aşkın dersin açılmakta olduğu Yaz Okulu, 25 Haziran’dan başlayarak 7 Ağustos 2018’e dek sürüyor.  Yaz Okulu’nda yurt içi ve yurt dışından alanında isim yapmış akademisyenler dersler veriyor.
Yaz Okulu’nda ‘’Animal Mind’’ adlı dersi veren araştırmacı Angelica Kaufmann bilim felsefesi alanında önemli çalışmalara imza atmış genç bir akademisyen. Hayvanların bilişsel yetenekleri üzerine ilgi çekici araştırmalar sürdüren Kaufmann, National Geographic, SİPA, Magnum’un yarışmalarından ödülleri olan profesyonel bir gezi ve aynı zamanda sahne fotoğrafçısı. Angelica Kaufmann ile ‘’Animal Mind’’ adlı dersi hakkında konuştuk.

Bize biraz kendinizden, eğitiminiz, deneyimleriniz ve araştırma alanlarınızdan bahseder misiniz?
Angelica Kaufmann- Milan Üniversitesi’nde mantık ve bilim felsefesi, Edinburgh Üniversitesi’nde ise aklın felsefesi üzerine eğitim aldım. Doktoramı Antwerp Üniversitesi’nde 2015 yılında ‘’Animal Intention’’ konulu tezimle Psikoloji Felsefesi üzerine yaptım. Bu çalışma aynı zamanda hayvanların bilişsel yetileri konusuna felsefi, etolojik (hayvan davranışlarını inceleyen zooloji alt dalı) psikolojik ve nörobilimsel perspektiften sistematik bir teori geliştirmeyi amaçlayan ilk çalışmalardan biri olma özelliğini taşıyor.
2016 yılında İtalyan Akademisi’nin araştırma bursuyla New York’ta Columbia Üniversitesi’nde çalışmaya başladım. Columbia’da "Remembering the Future" adlı bir proje yürüttüm. Bu projeye daha sonra hayvanların anısal belleği üzerine çalışmalarla devam ettim. Proje 2017 yılına dek devam etti. 2017’de Göttingen Üniversitesi Lichtenberg-kolleg ve Leibniz Enstitüsü Primat Araştırmaları bölümünde burslu olarak çalışmalarıma devam ettim. Leibniz Vakfı ayrıca Kyoto Üniversitesi Primat Araştırmaları Enstitüsü’ndeki çalışmalarıma destek oldu. Son zamanlarda ilgi alanım daha çok hayvanların geçici deneyim kapasitelerinin temsili konusuna yöneldi.  Bu kapsamda Hebrew Üniversitesi bünyesindeki Sidney M. Edelstein Center for the History and Philosophy of Science, Technology and Medicine’de 2017-2018 ‘de doktora sonrası çalışmalarımı sürdürmekteyim. Bu yaz ilk defa Boğaziçi’nde ders vermeye başlayacağım ve açıkçası bu benim için bir ilk deneyim olacak. Sanırım aynı zamanda kendi çalışmamı ders olarak anlatmak harika bir fırsat olacak.



Daha önce Türkiye’de ve Boğaziçi Üniversitesi’nde bulundunuz mu?
Evet, daha önce bir konferansa konuşmacı olarak Boğaziçi’ne davet edilmiş ve Türkiye’ye gelmiştim. Daha önceki yıllarda da ülkenizi turist olarak ziyaret etmiştim. 2015 yazında ise Venedikli modern seyyah Niccolò Manucci’nin ayak izlerinde Türkiye’yi baştan sona kat ettiğim bir gezi yaparak fotoğraflar çekmiştim.
Boğaziçi ile ilgili çok güzel anılarım oldu. Boğaziçi kampüsü sadece dünyada gördüğüm en güzel üniversite kampüslerinden biri olmakla kalmadı aynı zamanda İstanbul beni tam anlamıyla büyüledi. Ayrıca öğrenciler ve fakülte çalışanlarının dostça tavırları bende iz bıraktı. Boğaziçi Üniversitesi’nde karşılaştığım ortam, bir araştırmacı için sıra dışı biçimde motive ediciydi doğrusu.

Peki, bu yaz Boğaziçi’nde ders vermeye nasıl karar verdiniz?
Yaz Okulu programı hakkında bilgim vardı ve bu benim için istekli bir öğrenci topluluğuna yepyeni bir konuyu aktarmak adına bence çok iyi bir fırsat diye düşündüm. Ayrıca Boğaziçi Üniversitesi’nin yüksek standartları düşünüldüğünde çok önemli bir adım olacaktı benim için. Eminim bu yaz derslerde öğreteceklerimden çok daha fazlasını ben öğreneceğim.

Animal Mind (Hayvan Aklı) bir ders başlığı için oldukça ilginç bir konu. Bize biraz da bu dersin içeriğinden söz eder misiniz?
Bu dersi daha çok lisans mezunlarına yönelik olarak tasarladım ancak dersin sürekli gelişen içeriğiyle farklı bir dinleyici grubu tarafından da takip edilebileceğini düşünüyorum. Normal olarak bu ders yüksek lisans öğrencilerine verilir daha çok. Ancak hayvanların bilişsel dünyalarına yönelen ilginin güç geçtikçe artması bana da bu alanda daha geniş bir içerik sunma imkânı tanıyor. Dersimi farklılaştıran en önemli unsur ise saha çalışmasına laboratuvarda yapılmış deneysel çalışmalardan veriler değil de; felsefi analizler sunacak olmam.  Bu yaklaşım, bu konuda aklımıza gelebilecek soruların spektrumunu da zenginleştiriyor.
Dersime şu soruyla başlıyorum; ‘’Bir babun (büyük insansı maymunlar ailesine dahil olmayan en iri primatlardan biri) başkaları ile birlikteyken sosyal ilişkileri anlayabilir mi? Ya da onları anlamak ve klasifiye etmek için belli kurallara ihtiyaç duyar mı? Başkalarının davranışlarını daha iyi sezinlemek için motive edici sebepler bulabilir mi? Bir davranış modeli öncesinde bunu kendisi için yapabilir mi? Hangi bakımlardan bir babunun düşünceleri ve davranışı bize benzer? Hangi bakımlardan farklılaşır? (Elbette dil yoksunluğu dışında) Bu sorular Charles Darwin’in de üzerinde düşündüğü sorular. Gerçekten bizler hayvanların aklına dair bir şeyler bilebilir miyiz?
Ders hayvan aklı üzerine çok disiplinli bir çalışmaya giriş çerçevesinde düşünülebilir. Akıl felsefesindeki geleneksel ve modern tartışmalardan hayvanların dünyayı nasıl deneyimlediklerine anlayabilmek adına nasıl yararlanabiliriz üzerine düşüneceğiz. Sorularımızdan biri de rol yapma, arzulama, inanma, niyet etme gibi eylemleri yapıp yapabilme yetenekleri üzerine olacak. Kendi aklının çalışma mekanizmaları ile ilgilenen herkes katılabilir!



Bu alana sizi yönelten ne oldu?
Aslında bu alana ilgilim lisans tezimi hazırlarken başladı ve o zamandan beri çalışmalarımı genişleterek sürdürdüm. Başlarda dil dışı iletişim konusu ile ilgilendim ve primatlar üzerine çalışmaya başladım. Bu çalışmalar sonucunda doktora tezimi yazdım. Beni etkileyen en önemli şey ise son 20 yıldır bu alanda yepyeni fikirlerin geliştirilmiş olması ve giderek büyüyen bu araştırma alanına yeni bilgilerin eklenmesini gözlemleyerek büyüdüm diyebilirim  Neticede ‘’Felsefe bilimlerin hizmetkârıdır’’ şiarıyla eğitim almış biriyim. Eğer bilimin izleyeceği yol bu ise ve ben de kendimi bir felsefeci olarak adlandırıyorsam hizmetkâr olmaya hazırım.

Bazı araştırmalar da gösteriyor ki hayvan aklı bazen sandığımızdan da karmaşık olabiliyor. Siz de öyle mi düşünüyorsunuz?

Akla dair, herhangi bir akla dair diyelim, bilimsel bir çalışma söz konusu olduğunda karmaşıklık ve basitlik gibi kavramlar biraz eski Roma tanrısı ikiyüzlü Janus’u gibi… Benim ilgi alanıma primatların bilişsel özellikleri girdi ve bu alanda bence en heyecan verici örnek Fildişi Sahilleri’nde avlanmaya çıkmış bir grup şempanzenin davranışlarının karmaşıklığıydı. Bu fenomen detaylı olarak Christophe Boesch tarafından çalışılmıştı. Bu, tartışmaya açık olabilir, ancak bilinen en sofistike ve uzun soluklu grup aktivitesidir bugüne dek gözlenen…
Bir başka ilgi çekici çalışma ise Tetsuro Matsuzawa tarafından yürütülen Ai projesi. Ai dişi bir şempanze ve onluk tabanda rakamları idrak edebilme yeteneği gibi inanılmaz bir örnek oluşturdu. Carel Van Schaik’in Sumatra’da orangutanlarla yaptığı çalışma bir diğer heyecan verici örnek sayılabilir. Liste bu şekilde uzar gider.
Ben size sadece birkaç örnek vererek zihnimizde basitten ziyade karmaşığı yapan şeyin ne olduğuna dair kavrayışımıza farklı yaklaşımların neler olabileceğini göstermek istedim. Düşünün, kargagillerden ahtapotlara farklı türlerle yürütülmekte olan şaşırtıcı araştırmalardan daha bahsetmedim bile! Bu alanda çalışan herkesin ortak amacı sanırım karmaşık görünen olgulara basit yanıtlar üretebilmek.


Söyleşi: Özgür Duygu Durgun / Kurumsal İletişim Ofisi

Devamını Oku

6 Haziran 2018 Çarşamba

BAVUL ACADEBİ

Dil'in Evrimi




5 veya 6 milyon önce Homo sapiens diğer kuyruksuz maymunlardan ayrılarak iki ayak üzerinde yürümeğe başladığında,vertebral kolunun şekli ve yönelimi ayaklar üzerinde dik durmaya başlamasıyla belirgin bir biçimde değişmiştir.
Omurilik,daha çok açmak gerekirse,içinden omuriliğin uzandığı vertebral kanal son yıllarda evrimsel incelemelerde popüler hale gelmiştir.

Ann Maclarnon,dilin evrimi hakkında insan konuşması üretmek için gerekli olan benzersiz nefes kontrolünün olduğunu dikkat çekiyor. Nefes; göğüs kafesi (interkostal) kasları,diyafram ve diğer kaslar tarafından kontrol edilir.

Bu kasların tümü toraks vertebrasının bulunduğu bölgede omuriliğe bağlanan perifaeral (çevresel) sinirlerle donatılmıştır. MacLarnon’ın araştırması modern insandaki toraks veretbral kanal boyutunun, insan olmayan primatlar veya Homo ergaster gibi ilk insanlar göre daha büyük olduğu göstermiştir.


MacLarnon toraks vertebral kanal boyutunun dilin evrimi için anatomik bir işaretçisi olabileceğini ileri sürmüştür fakat Homo erectus çok küçük bir toraks vertebral kanalına sahipti. Homo erectus’un  dil konusunda bilgi verici olmadığı düşünüldü ve MacLarnon araştırması zayıflamış gibi görünse de , insan omuriliğindeki toraks kalınlaşmasının,konuşma üretimi sırasındaki nefes kontrolü için bir uyarlama olduğunu savunan varsayım hala geçerlidir.
Devamını Oku

30 Mart 2018 Cuma

BAVUL ACADEBİ

''Her şeyin Teorisi''

Edgar Alllen Poe, yayınladığı Eureka makalesinde uzay ve zaman ilişkisini ele alan ilk çalışmadır. Daha sonra bilinen en ünlü Isaac Newton evrende zamanın herkes ve her yer için sabit olduğunu söylemiştir. Fakat Albert Einstein görecelik kavramını ortaya koyarak Newton’un kanunu çökertmiştir.
Albert Einstein’ın uzay-zaman hakkında bilinenler için köklü bir değişiklik yapmasına kadar bilim insanları Isaac Newton’un zamanı uzaydan ve gözlemciden bağımsız ve değişmeyen mutlak bir süreç olarak düşünmüşlerdir.

1970’li yıllarda fizikçiler Stephen Hawking ve Jacob Bekenstein, kara deliklerin yüzey alanları ile entropilerini belirleyen mikroskobik kuantum yapıları arasında bir bağlantı fark etti. Bu da Einstein’ın genel göreliliği ile kuantum mekaniği arasında kurulan ilk bağlantı olarak kayıtlara geçti.

30 yıla yakın süre sonra ise kuramsal fizikçi Juan Maldacena, kütleçekim ile kuantum dünyası arasında bir başka bağlantı gözlemledi. Bu bağlantı, bir nesnenin farklı yüzey bölgeleri arasındaki dolaşıklık miktarını değiştirerek, uzay-zamanın yaratılabileceğini veya yok edilebileceğini öne süren bir modelin geliştirilmesine yol açtı.
Günümüzde iki araştırmacı fiziğin önde gelen kuramlarından olan genel görelilik ile kuantum mekaniği arasında potansiyel bir köprü keşfetti. Böylelikle uzay ve zaman kavramları tekrardan düşünülmeye başlandı.


Ama yine de bu iki kuram, birbirleri ile pek uyumlu görünmüyor. Bu da fizikçileri “her şeyin kuramı”nı, yani uzay ve zamanın doğası da dahil her şeyi açıklayan bulunması zor bir kuramın arayışına itti. Yine de bizi bir adım öteye attı.
Devamını Oku