fizik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fizik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Gamze oturak

FOTOSENTEZİN KUANTUM İLE İLİŞKİSİ KEŞFEDİLDİ!












(Şekil, yeşil sülfür bakterisinin ışık toplamasınn fotosentetik işleyişini göstermekte. Yeşil ve sarı renkte işaretlenmiş olan daireler aynı anda uyarılmış iki molekülü göstermekte. © Dr. Thomas la Cour Jansen/ Gröningen Üniversitesi.


Aralarında Groningen Üniversitesi’nden teorik fizikçi Thomas la Cour Jansen’nin de aralarında bulunduğu, dünya çapında birçok saygın bilim insanından oluşan bir ekip, fotosentezde yer alan moleküllerin, canlı olmayan maddeler ile aynı kuantum etkilerini sergilediğini keşfetti.
21 Mayıs’ta Nature Chemistry‘de yayımlanan çalışma, böylesi bir kuantum mekaniksel davranışın fotosenteze dahil olan biyolojik sistemlerde var olduğu ilk kez kanıtlanmış oldu. Fotosentezdeki kuantum efektlerinin iyi bir şekilde yorumlanması, doğadan esinlenilmiş ışık toplama cihazlarının geliştirilmesine yardım edebilir.
Son birkaç yıldır biyolojik sistemlerde kuantum mekaniğinin etkileri büyük bir tartışma konusuydu. Çalışmadaki temel fikir, elektronların gözlenene dek her iki durumda da bulunabilmesiydi. Bu olay, kuantum mekaniğindeki en popüler örneklerden biri olan Schrödinger’in Kedisi adı verilen, düşünsel olarak kurgulanan bir deney ile daha iyi bir şekilde anlaşılabilir. Deneyde, kedi içerisinde zehirli bir madde olan küçük bir şişe bulunan bir kutuya konulur ve kutu gözlemcinin görsel ipuçlarından yararlanarak bir yargıya varmaması için kapatılır. Eğer, kutunun içerisindeki şişenin kapağı kuantum mekaniği ilkelerine göre kapatılmışsa, şişenin kapağı hem açılmış hem de kapalılık halini koruyor olacak ve kutu içerisinde bulunan kedinin ölüp ölmediği ancak gözlemcinin kutuyu açmasıyla anlaşılacaktır. Yani, gözlemci kutuyu açıp içerisine bakana dek, kedi aslında hem “ölü” hem de “diri” olcaktır. Kısacası bu deney, elektronların en açık şekilde, nasıl bir davranış sergilediğini anlamamızı sağlayan güzel bir örnektir.
Titreşimler
Biliminsanları daha önceki çalışmalarda, bakterilerdeki ışıkla üretim mekanizmasında yer alan moleküllerin her iki durumda da eş zamanlı olarak uyarılabileceğini gösteren sinyaller buldukduklarını öne sürmüşlerdi. Her ne kadar deney kendi içerisinde kuantum mekaniksel etkilerin rolünü kanıtlamış olsa da, deneylerin tamamı ele alındığında, seviyenin uyarılmasının 1 pikosaniyeden (0.000 000 000 001 saniye) daha uzun sürdüğü iddia edilmiştir. Bu durum, kuantum mekaniği teorisinin temelilerinin öne sürdüğü süreden çok daha uzundur.
Jansen ve çalışma arkadaşlarının yayımlamış oldukları bu çalışma, bu deneyin aslında yanlış olduğunu gösteriyor. Jansen; “Bir önceki çalışmada kuantum etkileri olarak rapor edilmiş davranışların basit, molekül titreşimleri olduğunu gösterdik.” dedi. Ekip, tam da bu neden ile ünlü Schrödinger’in Kedisi fenomenini gözlemleyip gözlemleyemeyeceğini merak ederek  araştırmalarına devam etti.
Süperpozisyon 
Ekip, ölçümleri yapabilmek amacıyla ışık toplayan yeşil sülfür bakterileri üzerinde farklı ışık polarizasyonları kullandılar. Kullanılan bakteri, ışığa duyarlı yedi adet molekülden oluşan bir fotosentez sistemine sahiptir. Gelen foton, bu moleküllerden ikisini uyaracaktır ancak, ortaya çıkan enerji her iki molekülün de üzerine binecektir. Yani, kedinin hem ölü hem de diri olması durumdaki gibi, moleküllerin biri veya diğeri foton tarafından uyarılacaktır. Jansen; “Bu gibi süperpozisyon olan durumlarda, spektroskopik analizler yapıldığında spesifik bir salınım sinyalinin görülmesi gerekir ve bizim gördüğümüz de tam olarak buydu! Dahası, kuantum etkilerinin tam da teoride öngörüldüğü kadar sürdüğünü ve bu kuantum etkilerinin süperpozisyon durumunda olan iki molekülün üzerine aynı anda enerjiden dolayı olduğunu kanıtlamış olduk” diye belirtti. Yani Jansen ve ekibi, biyolojik sistemlerin tıpkı biyolojik olmayan sistemler gibi kuantum mekaniksel etkiler gösterdiği sonucuna varıyorlar.
Bu araştırma projesi için geliştirilen teknikler, hem biyolojik hem de biyolojik olmayan birçok farklı sistem üzerine uygulanabilir. Jansen sonuçlardan memnun olduğunu söylüyor ve; “Bu, kuantum mekaniğinin büyüleyici dünyasıyla ilgilenen herkes için gerçekten çok ilginç bir gözlem. Üstelik bu deneyin sonuçları, güneş enerjisinin depolanması veya kuantum bilgisayarlarının geliştirilmesi gibi konularda büyük bir rol oynayabilir” diyor.

KAYNAK:https://phys.org/news/2014-01-quantum-mechanics-efficiency-               photosynthesis.html
            https://bilimvegelecek.com.tr/index.php/2018/05/23/fotosentezde-kuantumun-etkileri-gozlemlendi/
              
Devamını Oku

28 Mayıs 2018 Pazartesi

BAVUL ACADEBİ

Boğaziçi Üniversitesi CERN için dedektör geliştiriyor

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Kampüsü’nde bir yılı aşkın süren bir çalışmanın neticesinde açılan Kandilli Algıç, Hızlandırıcı ve Enstrümantasyon Laboratuvarı (KAHVE Lab), 2020 yılında CERN’ün ATLAS Deneyi’nde kullandığı kimi dedektörleri yenilemeyi hedefliyor. Parçacık fiziği ve hızlandırıcılar üzerine uzman isimlerin bir araya geldiği KAHVE Lab’da ayrıca yerli sanayinin çeşitli alanlarında ihtiyacını karşılayabilecek parçacık hızlandırıcılarının ülkemizde üretilmesi için çalışılıyor. Deneylerde kullandıkları malzemeleri laboratuvar bünyesindeki atölyede üreten ekip, CERN’den de getirdikleri bilgisayarlarla kurdukları sistem ile verilerin analizini yapabiliyor. Laboratuvarda yürütülen çalışmaları Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Erkcan Özcan ve ekibinden dinledik.


Sağlık sektöründeki görüntüleme işlemlerinden kablo endüstrisine pek çok farklı alanda kullanılan hızlandırıcı teknolojisinde Türkiye’nin artık üretici konuma gelmesi gerektiğine işaret eden Prof. Dr. Özcan, CERN’deki parçacık demetlerinin ölçülmesinde kullanılan bir algıcın yine CERN standartlarında ilk defa Türkiye’de bu laboratuvarda üretildiğini ve bu çalışma ile kazanılan tecrübeyle üretilecek ve geliştirilen hızlandırıcılar ile test edilecek olan yeni bir dedektörün ise 2024 yılında CERN’de kullanılabilmesi için çalıştıklarını belirtti.

Prof. Dr. Erkcan Özcan, Kandilli Algıç Hızlandırıcı ve Enstrümantasyon Laboratuvarı’nda çoğu CERN’deki ATLAS Deneyi’nde Boğaziçi Üniversitesi adına görev almış bilim insanlarının yer aldığını ve laboratuvarda yürütmekte olan projelerle bilimsel araştırmalara katkı kadar yerli sanayiyi geliştirmeyi de amaçladıklarını ifade etti.  


Boğaziçi’nde üretilecek yerli dedektör CERN’de kullanılacak

Laboratuvarın amaçlarını anlatırken teknoloji üretmenin yanında bilim de üreteceklerini aktaran Özcan, laboratuvarda görev alan araştırmacıların aynı zamanda CERN’deki deneylerde çalışmış isimlerden oluştuğunu belirterek hâlihazırda prototipini yaptıkları bir dedektörün daha büyük versiyonunu önümüzdeki yıllarda CERN için üreteceklerini aktardı:
“Buradaki grubumuzun büyük kısmı yolu CERN’den geçen kişilerden oluşuyor ve yüksek lisans ve doktora öğrencilerimiz arasında da halen ATLAS ve diğer CERN deneylerinde çalışanlar çok. 2024 yılında CERN’de ciddi bir yenileme çalışması yapılacak. Bizim de üniversite olarak dahil olduğumuz her iki deneyde büyük bir maliyetle dedektörler yenilenecek. Biz 2020’den itibaren Türkiye’nin de bu dedektörlerin bazılarını üretebilmesini istiyoruz. Bu kapsamda 90’lardan beri oluşan birikimin üstüne daha da uzmanlaşmaya başladık. Örneğin Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü doktora öğrencisi ve araştırma görevlisi Saime Sarıkaya Gürbüz, CERN’de görevli olduğu sekiz ay boyunca bir çeşit parçacık iz sürme dedektörü olan “gazlı tel oda”larının teknik ayrıntılarını öğrendi ve geri döndüğünde ekibimiz TÜBİTAK desteğiyle böylesi bir dedektörü üretmeyi başardı’’.
Ürettikleri dedektörün CERN standartlarında çalıştığını belirten Prof. Dr. Özcan, “Tasarlayıp inşa ettiğimiz bu ilk yerli tel odası, CERN için yapmak istediğimiz dedektörün 100cm2 aktif alana sahip çok küçük bir hali. Küçük olduğundan testleri için CERN’e götürüp getirebiliyoruz ve o testlerde CERN’deki denklerinden daha yüksek sinyal verdiğini gördük. Parçacıkların izlerini sürmekte kullanılan dedektörlerin parçacıkları ne verimlilikle bulabildiği ve bulabildiğinde hangi hassasiyette pozisyonlarını belirleyebildiği gibi sorulara ayrıntılı ölçümlerle cevap vermeniz gerekiyor. Ölçümler içinse ya uzaydan gelen parçacıklar kullanılıyor, ya da asıl hassas kalibrasyonlar için kendiniz yüksek hızlı parçacık üretebilen bir cihaz inşa ediyorsunuz. İşte bu cihaza parçacık hızlandırıcısı diyoruz. Biz de laboratuvarımızda bir elektron hızlandırıcısı kurup CERN için üretmek istediğimiz dedektörlerin denemelerini de Türkiye’de gerçekleştirmeyi hedefliyoruz. Aynı zamanda hızlandırıcıların birçok kullanım alanı olduğu için de ülke ekonomisine de katkıda bulunabileceğiz’’ dedi
Ekibin, özellikle de Dumlupınar Üniversitesi’nden misafir akademisyen Dr. Hakan Çetinkaya’nın da katkılarıyla laboratuvarda şu ana kadar hayata geçirdikleri ufak elektron kaynağı aslında küçük bir enerjiyle çalışan bir elektron hızlandırıcısının ilk evresi. Çalışmalar tamamlandığında, hızlandırıcının performansının da artması bekleniyor. Tüm parçaları ekipçe tasarlanmış olan hızlandırıcının tamamen yerli yapım olması dikkat çekiyor.

Türkiye’de büyük bir endüstri var ancak teknolojide dışa bağımlıyız; artık yerli teknoloji üretimine geçmeliyiz
Hızlandırıcı teknolojisinin günlük hayatın birçok alanında kullanıldığına dikkati çeken Erkcan Özcan, Türkiye sanayisinin bu teknolojinin gerisinde kaldığını belirterek şu saptamalarda bulundu:
“Bizim amacımız elektron ve proton gibi atom altı parçacıkları yüksek hızlara, ışık hızının azımsanmayacak bir kesirine kadar hızlandırmak ve sonra da bunları ya durağan hedeflerle ya da kendi kendileriyle çarpıştırıp ürünler ve bilim yapmak. Bu laboratuvarın amacı bu. Hızlandırıcı teknolojisi dünyanın bütün ülkelerinde çok fazla kullanılan bir teknoloji. Türkiye’de ise neredeyse dışarıdan kapalı kutu alınmış sayılı uygulamalar haricinde hiç yok. Aslında hayatımızın her alanında bu teknolojinin ürünlerini kullanıyoruz ama teknolojisini biz üretmiyoruz.
Örneğin bir hastanede tomografi veya röntgen çektirdiniz. Bu işlemlerde ve daha birçok benzerlerinde aslında küçük hızlandırıcılar var. Elektronları bir yerden kopartıyor, hızlandırıyor ve örneğin metal bir hedefe çarptırarak X ışınlarını çıkartıyoruz ortaya. Ya da diyelim daha hızlı elektronları çarptırınca gama ışınları ortaya çıkarıyor ve bu ışınları tümörlerin üzerine yönlendirerek radyoterapi yapıyorlar kanser hastalarına. Türkiye’de bunların yapabilen cihazların hepsi yurtdışından anahtar teslim olarak alınan ürünler ve bu ürünler ülkemiz için birer kapalı kutu. Radyoterapi için alındıysa ve bu alet bozulduysa her bir parçası yine yurtdışından geliyor.
Başka bir örneğiyse kablo endüstrisinden verebiliriz. Türkiye’nin kablo endüstrisi yılda 2-2,5 milyar USD ihracat yapan büyük bir endüstri, tüm elektrikli makine ihracatımızın en büyük kolu. Hepimizin bildiği üzere kabloların içinde elektriği taşıyan iletkenler var, dışında da bizim çarpılmamamız için polimerden yalıtkan bir malzeme var. Bu polimer ise kablo ısınınca eriyebiliyor ve yangına sebebiyet verebiliyor. Yangına dayanıklı yapmak istiyorsanız polimerin çaprazlanma denilen bir işleme tabi tutulması gerekiyor. Bu çaprazlamayı Türkiye’deki firmalar fırına koyarak yapıyorlar. Belirli bir ısıya geldiği zaman dayanıklı oluyor. Avrupa’da ise elektronları demetlerini kablonun üzerinden geçirerek çaprazlama yapıyorlar ve çok daha iyi ürünler elde ediyorlar. Bizim laboratuvarımızdaki elektron hızlandırıcılarının ilk hedeflerinden biri bu işi yapan elektron hızlandırıcılarını Türkiye’de üretebilmek. Düşünün, büyük miktarlarda ihracat yapan böyle bir endüstrimiz var ama rekabet gücünü arttıracak en temel hızlandırıcı teknolojisi ülkemizde yok.
Hayatın her alanında hızlandırıcılar var ama fazla uzatmayayım son bir örnekle bitireyim. Otomotiv veya genel olarak makine yan sanayisinde metallerin birine tutturulmasında düzenli olarak kullanılan oksijen kaynağına daha hassas ve dayanıklı bir alternatif var; elektron demeti kaynaklaması adı verilen. Bu elektron demeti kaynaklamasını özellikle de uçak motorlarındaki parçalar gibi hassas iş gerektiren yerlerde veya erime noktaları birbirinden çok farklı metalleri birleştirmekte kullanmak mümkün ama maalesef ülkemizde kullanımı çok kısıtlı. Bu teknolojinin kullanımını hak ettiği yere taşımak için tamamen kendi imkânlarımız ve kaynağımızla, yerli sanayide kullanılması için bir elektron kaynak makinesi prototipi yapmaya çalışıyoruz.”
Boğaziçi CERN’de 90’lı yıllardan beri etkin
Erkcan Özcan KAHVE Lab’ın CERN’de yapılan deneylere de katkıda bulunmaya devam edeceğini sözlerine ekleyerek 90’lardan günümüze Boğaziçi Üniversitesi’nden bilim insanlarının CERN bünyesinde önemli çalışmalara imza attıklarını belirtti:
 “Burada bir Boğaziçi perspektifinden vizyon var; ülkemizdeki hızlandırıcı ve dedektör teknolojilerine katkımız bu vizyon çerçevesinde. Bir de dünya perspektifinden vizyon var. CERN’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) çalışmaya devam ediyor ve hedef 2035’e kadar bu makinanın çalışmaya devam etmesi. Daha çok veri alınacak ve o veriler analiz edilecek. Şimdiye kadar keşfettiğimiz ve 2013 Nobel Fizik Ödülü’ne yol açan Higgs parçacığı dışında da başka yeni parçacıklar bulunması ihtimali var.
Bunu bir analojiyle açıklamaya çalışalım;
Biz, insanlık olarak, daha önce gidilmemiş okyanuslarda yol alacak LHC isimli büyük bir gemi yaptık, 2010’ların başında o gemiyle suya indik, yola açıldık. Bir kıta bulacağımızı yolculuğun başından düşünüyorduk, çünkü eldeki hesaplar zaten dünyanın yuvarlak olduğunu gösteriyordu bize. Hakikaten de bir süre sonra bu kıtayı, yani Higgs parçacığını bulduk. Ama ortada keşfedilmeyi bekleyen büyük bir okyanus daha var. Yolculuğumuz sırasında okyanusun haritasını çıkara çıkara ilerliyoruz ve bu şekilde temel bilime sürekli yeni bir veriler kazandırıyoruz. Hele bir de okyanusta şimdiye kadar hiç bilmediğimiz bir kara parçası bulursak, o bambaşka bir keşif olacak, büyük ihtimalle yeni bir Nobel gelecek. Öte yandan 2035’e kadar gezdik, gezdik ve diyelim ki yeni bir şey bulamadık, o zaman da daha iyi bir gemi gerekecek. Avrupa’da, Amerika’da, Japonya’da ve bunun planları şu an tartışılıyor.
Boğaziçi 90’larda Engin Arık’ın ATLAS Deneyi’ne ve sonrasında Erhan Gülmez’in CMS Deneyi’ne katılmasından beri, LHC gemisinin ilk tasarımlarında, ilk çalışmalarında yer aldı. O dönemde yetişmiş mezunlarımız, örneğin şu an aramızda olan ve KAHVE Lab’a sürekli destek sağlayan Kaliforniya Üniversitesi’nden Gökhan Ünel, bu gemide git gide daha büyük görevler de üstlendiler. Boğaziçi LHC gemisinin hiç durmadan yol almasında sürekli etkili oldu, olmaya da devam ediyor. Geminin işleyişinde olduğu kadar çıkartmakta olduğu haritada da rol alıyor, toplanan verinin analizinde yeni parçacıklar arıyor. Bu laboratuvarda yaptıklarımızla o geminin yenilenmesi ve daha açıklarda, daha büyük dalgalarla yüzebilir olmasında da aktif olarak yer alacağız.’’


KAHVE Lab’deki atölyede malzeme de üretiyorlar
Kandilli Kampüsü’nde Feza Gürsey Binası’nda üç kata yerleşen KAHVE Lab’ın ilk katında bir makine atölyesi de yer alıyor. Bu atölyede deneyler için ürettikleri mekanik aksamı kendilerini şekillendiren ekip, bu sayede parça tasarım ve üretiminden, devre elektroniği ve veri alımına kadar bütün süreçleri kendileri yönetiyor. Atölye’nin işlevlerini Fizik Bölümü yüksek lisans öğrencisi Cihan Çiçek aktardı:
“Atölye’deki makinalarda sanayide ürettirdiğimiz bütün parçaları kendi ihtiyaçlarımıza göre şekillendirebiliyoruz. Özellikle ufak sanayi ile, örneğin Bayrampaşa civarındaki ustalarımızla sürekli etkileşim halindeyiz. Bir kısım malzemeleri orada üretiyorlar bizim tasarımlarımıza göre. Burada ise hem küçük parçaları üretiyoruz hem de sanayiden gelen parçaların detaylarını kendi ihtiyaçlarımıza göre düzeltebiliyoruz.”
Tasarım ve hesaplama laboratuvarının bilgisayarları CERN’den
İkinci katta hızlandırıcıların ve dedektörlerin yer aldığı laboratuvarın üçüncü katında ise deneyler için simülasyonların yapıldığı ve deney verilerinin analiz edildiği bilgisayarlar yer alıyor. Burada bulunan yedi bilgisayar CERN’den getirilmiş durumda ve bu yıl içerisinde 40 yeni bilgisayarın daha gelmesi bekleniyor.

Kaynak : Boğaziçi Üniversitesi
Devamını Oku

30 Nisan 2018 Pazartesi

BAVUL ACADEBİ

Kuantum Biyolojisi




Erwin Schrödinger,yaşamın belli niteliklerinin kuantum teorisiyle anlaşılabileceğini düşünüyordu. Hatta ''Yaşam Nedir?'' kitabında bu konuyu ele aldı ve bu kitapla Francis Crick ve James D.Watson'a yardımcı olmuştur.

Schrödinger 1950'de ''Canlı organizmalar,hücrelerdeki olağan işleyişleri güçlendirmek adına bir şekilde kuantum seviyeye ulaşıp onun garipliklerinden faydalanıyor olabilirler.''
DNA'yı tanımlayan kuantum dalga fonksiyonunun çevre tarafından çökertilmesiyle mutasyona neden olabileceği tartışıldı. Sonuç olarak DNA'yı oluşturan sarmalların birbirinin tersi yönünde hareket ettiğini,net hızın sıfıra eşit olduğunu,zincirin formunun bozulmadığını,bu formun korunma yolu ise kuantum dolanıklık olduğunu biliyoruz.



Yerini Beğenmeyen Hidrojen

Bazlar arası hidrojen bağları ile bağlanır.Tek başına bir hidrojen atomu kuantum yasalarına yenik -klasik fizik ile açıklayamadığımız yasalar- düşebilir. Kuantum dünyası eş zamanlılık dünyası olduğu için yenik düşen atomun aynı anda iki zincirin de tarafında bulunma durumu ihtimalini '' kuantum süperpozisyonu'' kullanarak açıklandı.

Superpozisyon,varsayılım havada dönen bir madeni para süperpoze haldedir,yani olası iki durumu da (yazı ve tura) içerir.Ancak bu süperpoze durumu avucumuza düşüne kadardır.

Kuantum dolanıklığın,yazdığım bu çok az örnekten ibaret değildir.Enzimler,atomlar,koku reseptörleri,kuşlar gibi daha birçok örnek gösterilebilir.Nasıl yapıldığını anlamaya çalışmak ve merak etmemek elde değil.


Kaynak : Bezelye








Devamını Oku

25 Nisan 2018 Çarşamba

BAVUL ACADEBİ

Bilimin Gölgesi



Dönemin ve yüzyılın en önemli fizikçisi Albert Einstein ,ABD başkanı Roosevelt'e yazdığı mektupta yeni bir olanaktan ve aynı zamanda büyük bir tehditten bahsediyordu.

''Fransa'da Joliot'un,Amerika'da Fermi ve Szilard'ın çalışmaları sonucunda büyük uranyum kitleleri ile çok büyük bir güç ve radium benzeri elementler ortaya çıkaran zincirleme çekirdek tepkimeleri yapmak olanaklı oldu. Bu olgu aşırı güçlü bombaların yapılmasına yol açılabilir''

Birçok genç insan,on binlerce bilim insanı ve teknisyen,dönenimin ünlü bilim insanları,zincirleme çekirdek tepkimelerin gerçekleşme koşulları,bunların insan doğasına etkileri gibi bilimsel araştırmalar yürütüldü.Üç yıl boyunca yapılan muazzam çalışmalar sonunda Dünya'nın İlk Atom Bombası 1945 Temmuz'unda boş bir arazide denendi.(Meksika)

11 Temmuz günü projede yer alan yedi bilimci,hazırladıkları ''Franck Raporu'' atom bombasının uluslararası anlaşmalarla yasaklanması öneriyordu. Bunu rağmen ABD'nin atom bombasını kullanmasının resmi gerekçesi,Japonya'nın teslim olmasını sağlayarak savaşı sona ermekti. 

Eğer bomba kullanılmazsa askeri işgal ile çok büyük kayıplar verileceği söylendi.Oysa Japonya zaten teslim olmaya hazırdı ve bu biliniyordu.
Bomba atıldıktan sonra Japonya tamamen teslim oldu.Bunun üzerine ABD'nin son sözü bir ''dünya barışı'' sağlandı.

Hiroşima Barış Anıtı'nda şunlar yazmaktadır:

''Bütün ruhlar huzur içinde olsun;çünkü kötü olanı tekrarlamayacağız.''



Kaynak: Matematiksel Org





Devamını Oku

19 Nisan 2018 Perşembe

BAVUL ACADEBİ

İnci Küpeli Kız Gerçeği

"31 Ekim 1632’de, Hollanda’da, ileriki yaşantısında Barok tarzı, usta ışık kullanımları, doğal renkleri olduğu gibi yansıtması, resimlerinde mükemmellik araması ve az eser vermesiyle ama en çok da “İnci Küpeli Kız” tablosuyla tanınacak bir ressam doğdu: Johannes (Jan) Vermeer."   


 Resimdeki kızın adı bilinmenekle birlikte Vermeer’in kızı ya da hizmetçisi olabileceği düşünülüyordu. Ama Vermeer'in en büyük kızı Maria resimdeki kızdan daha küçüktü.İnci Küpeli Kız zannedildiği üzere bir portre çalışması değil. Çünkü kim olduğu bilinmiyor. Tablo bir Tronie .Rembrandt tarafından da çok kullanılmış olan bu teknik; karakter veya ifadenin; belirli bir kişiye işarete izin vermediği ve figürün simge olarak kullanıldığı durumlar için geçerlidir.

Bu kızın gerçekte kim olduğu bilinmez.  Buna karşın en çok da bir portre olan Mona Lisa ile karşılaştırılır. Hatta öyle ki tablo “Kuzeyin Mona Lisa’sı” diye anılır.  Mona Lisa’nın gizemli gülümsemesi ne kadar dikkat çekici ise bu sır kadının da aralanmış dudakları ile kulağındaki inci küpesi bir o kadar önemli ve ünlüdür.


Gizemli kadının sol kulağındaki inci küpe resmin kaçış noktası yani pratik söylem ile merkezidir. Çünkü ilk olarak gözümüz bu inci küpeye takılır. Gözyaşı damlası şeklindeki bu küpeden yansıyan ışık;  koyu renk boya ile başarılı bir kontras yaratır.
 Vermeer’in ustalık derecesini gözler önüne seren ve tek yöne bütün bir daireyi tamamlayan hareketlerle yaptığı bu inci küpe; yapılan incelemeler sonucu kusursuz bulunmuştur. Bu kusursuzluk soldan gelen ışığın inci küpeye vurma açısı ve ışığın küpe üzerindeki parlayışıdır. Bu parlayış ise tüm dikkatleri inci küpeye çekmektedir." 

DERLEYEN : Aysel Buşman
Devamını Oku

30 Mart 2018 Cuma

BAVUL ACADEBİ

''Her şeyin Teorisi''

Edgar Alllen Poe, yayınladığı Eureka makalesinde uzay ve zaman ilişkisini ele alan ilk çalışmadır. Daha sonra bilinen en ünlü Isaac Newton evrende zamanın herkes ve her yer için sabit olduğunu söylemiştir. Fakat Albert Einstein görecelik kavramını ortaya koyarak Newton’un kanunu çökertmiştir.
Albert Einstein’ın uzay-zaman hakkında bilinenler için köklü bir değişiklik yapmasına kadar bilim insanları Isaac Newton’un zamanı uzaydan ve gözlemciden bağımsız ve değişmeyen mutlak bir süreç olarak düşünmüşlerdir.

1970’li yıllarda fizikçiler Stephen Hawking ve Jacob Bekenstein, kara deliklerin yüzey alanları ile entropilerini belirleyen mikroskobik kuantum yapıları arasında bir bağlantı fark etti. Bu da Einstein’ın genel göreliliği ile kuantum mekaniği arasında kurulan ilk bağlantı olarak kayıtlara geçti.

30 yıla yakın süre sonra ise kuramsal fizikçi Juan Maldacena, kütleçekim ile kuantum dünyası arasında bir başka bağlantı gözlemledi. Bu bağlantı, bir nesnenin farklı yüzey bölgeleri arasındaki dolaşıklık miktarını değiştirerek, uzay-zamanın yaratılabileceğini veya yok edilebileceğini öne süren bir modelin geliştirilmesine yol açtı.
Günümüzde iki araştırmacı fiziğin önde gelen kuramlarından olan genel görelilik ile kuantum mekaniği arasında potansiyel bir köprü keşfetti. Böylelikle uzay ve zaman kavramları tekrardan düşünülmeye başlandı.


Ama yine de bu iki kuram, birbirleri ile pek uyumlu görünmüyor. Bu da fizikçileri “her şeyin kuramı”nı, yani uzay ve zamanın doğası da dahil her şeyi açıklayan bulunması zor bir kuramın arayışına itti. Yine de bizi bir adım öteye attı.
Devamını Oku